abd etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
abd etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

10.07.2008

Uyan artık Türk milleti

0 yorum  

Canına tak etmedi mi artık bu zamana kadar kültür değerlerinin üzerinde yapılan erozyon çalışmaları?

Asena*'yı dansöz, Kürşat'ı, Alper'i, Kültigin*'i (Bknz. Kaygısızlar) kıçı kırık mafya bozuntusu, en nihayetinde Ergenekon'u terör örgütüne çevirdiler.

Elimize milletçe, Allah'tan uzaklaştırılmış, ılımlı diye sıfatlandırılmış, Allahla aldatanların tekeline terk edilmiş hurafe ve bidatlarla bezenip sevgiden nasibi kalmamış korku ve cinayet odaklı bir din bıraktılar.

Ne geçmişimiz kaldı ne de inancımız.

Ne yani, memnun musunuz bu durumdan? Peess diyorum size!

Satılmış medya, sermaye yalakaları, kadife devrimciler, sorosun köpekleri, demokrasi havarileri, Allahla aldatan Allahsız müslümanlar ve satılmış siyasiler size sesleniyorum; BİZLER PES ETMEYECEĞİZ.
Milli mücadele döneminde de sizin dedeleriniz; Çok yaşa venizelos diye İzmir'de Yunanlıları, yalılarının balkonlarında bayraklarıyla Fransızları, İngilizleri karşıladılar. Zamanın satılmış basını hoşgeldiniz, emrinize amadeyiz diye manşet çektiler. Emperyalist devletlerin subaylarına, menfaatleri için karılarını, kızlarını peşkeş çektiler. Himayeye boyun eğmeyen, özgürlük için mücadele eden vatanseverleri, satılmış imamların fetvalarıyla din düşmanı diye ilan ettiler ama hesap döndüğünde, hesapları da kesildi.

Atalar boşa söz söylemez: Keser döner, sap döner, gün olur devran döner.


Devamını göster

24.06.2008

Cumhuriyetin yaşattığı travmaya maruz kalanlar

0 yorum  

AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat ( Adı böyle mi yazılıyor bilmiyorum, basında böyle geçiyor) ABD'de bir gazeteye mülakat vermiş. Neticede çok şey söylemiş ama ülkemize yansıyıp da ortalığı kasıp kavuran cümlesi: Atatürk devrimlerinin toplumda bir travma ortaya çıkardığı.

Ardından ülkemizde yaptığı basın toplantısında bütün devrimlerin bir travma ile neticelendiğinden falan bahsetmiş. Bir toplumun bir gecede dili değiştirilmiş, giysileri değiştirilmiş vs gelişmelerden bahsederek travmanın sebebi olarak bunlardan söz etmiş.

Cumhuriyet devrimlerinin travmaya sebep olmadığını iddia edenler halt etmiş!

Evet, halt etmiş! Çünkü cumhuriyet devrimleri toplumun bir kısmısında travmaya sebep olmuştur. O bir kısımısı da zamanın işgalci güçlerinin eteklerini yalayan, özgürlükten bihaber iktidar yalakası, özgürlüğü güçlü ve zalim olana baş eğmek olarak telakki etmiş şıh kesiminin başını çektiği insanlardan teşekkül etmiş bir topluluktur.

Bunlar ki sırtlarında şalvar, cübbe, başlarında sarık, ellerinde tesbihle; cumhuriyet devrimleriyle gelen, kılık kıyafet kanunu diye nitelendirilen "Bazı Kisvelerin Giyilemiyeceğine Dair Kanunu" dinlerini elinden alan bir kanun olarak nitelemekteler. Yani bu kişiler, ayet ve hadislerle riya ve sahtekarlık olarak atfedilen "daha dindar görünmek- sünnete uyma kılıfıyla bezenmiş-, bir nüfuz edinmek amacıyla giyinmeyi " kendilerince İslamın ve imanın şartları arasına sokmaya çalışmışlar ve hala daha devam etmekteler. Oysa ki o kanun, din adamlarının giyinmesini, devlet memurunun giyinmesini düzenler ve bağında bahçesinde, tarlasında çalışan, hayatını devam ettiren insanı zora koşmaz sadece önerir.

En başta Mustafa Kemal devrimleri halkın dilini değil, alfabesini değiştirmiştir. Zamanında 12 milyon nüfuslu, %9 gibi bir okuma yazma oranına sahip bir ülkede alfabe devrimi ne kadar bir travmaya sebep olabilir ki? En basitinden insanları , okuyamadığından dolayı Arap harfleriyle yazılı sigara kağıtlarına Kur'an yazısıdır diye kutsaliyet atfetmekten kurtarmıştır. Bu da doğal olarak halkı din açısından sömüren, özgürlük için savaşan insanları dahi din, iman düşmanı ilan eden bu mutaassıp, yobaz kesime zor gelmiştir. Çünkü öğrenen insanı, bilen insanı kandırmak eskisi kadar kolay olmayacaktır. (Doğuda ve güneydoğuda hala daha aynı zulümü gören insanlar var ne yazık ki) Arapça'ya Arab'a kutsaliyet atfeden insanlardan, Kur'an'a ve İslam'a saygı göstermeyi bilen insanlara bu yolda ışık tutmak da travma olsa gerek Fırat'a göre.

O zamanki travmayı atlatamayan ve nesilleri boyunca devam ettiren cumhuriyet düşmanları çeşitli kisveleri sembol olarak kullanıp dinin bir şartıymış gibi öne sürmeye halen daha etmekteler.

İşin üzücü ve umutları kıran tarafı ise din, iman, Allah diyen bezirganlara halkın hala daha teveccüh göstermesi. Her sakallı dedem olmadığı gibi her cübbeli ve sarıklı da evliya değildir, bunu ununtmamak gerekir. İbni Meymun, Lawrence, Seyduna (Hasan İbni Sabbah) gibi insanların İslam bayraktarlığı adına yaptıklarını bir durup da düşünmek ve tartmak gerekmektedir.

(Ülkemizde AKP'nin dışında herhangi bir iktidar partisi yurtdışında mülakat vermeye, devletini AB ve ABD'ye şikayet etmeye bu kadar meraklı ve cüretkar olmuş mudur? Çok merak içerisindeyim, hani olur ya benim cehaletimdendir görmemiş, duymamışımdır. )


Devamını göster

28.11.2007

Kendi elimizle açtığımız "Büyük Kürdistan" yolu

1 yorum  

Bugünkü şartların olgunlaşmasına yol açan ve Büyük Ortadoğu Projesinin ayaklarından birini oluşturan Irak’ın bölünmesi hususunda zamanın şartlarına ve yaşanan olaylara bir göz atalım:

1991 Körfez Savaşı, çıkan Kürt ayaklanmasında, zulüm korkusuyla Türkiye’ye büyük bir mülteci akını olmuştur. Mart ve Nisan 1991’de Irak’tan kaçan 1,5 milyon Iraklı Kürt, Türkiye-Irak sınırına yığılmıştır. Günümüz mülteci sorunlarına cevap vermekten çok uzak 1951 Mülteci Sözleşmesi, ülkelere sığınmacıları kabul etme zorunluluğu getirmediğinden, Türkiye mültecilere sınırlarını açmamış, 450,000 Iraklı Kürt, dağları aşarak yasadışı yollardan Türkiye’ye girmiştir. BMMYK yetkililerinin ifade ettiklerine göre, hazırlıksız yakalanan Türkiye’nin elinde hali hazırda sadece 20,000 çadır vardı. Türkiye, beklediği sayının çok üstündeki mültecilere barınak ve yiyecek bulmakta zorlanmıştır. Kürtlerin bu durumu dünya kamuoyuna yansıdığında büyük yankı uyandırmış, koalisyon güçleri bu baskı sonucu BM’nin 688 sayılı kararı gereği 11 ülkenin katılımıyla Huzur Operasyonu’nu düzenleyerek Kuzey Irak’ta bir güvenli bölge oluşturmuşlardır. Bu operasyonda Türkiye de bulunmuştur. *

Güveni Temin Operasyonunun ardından bölgedeki gelişmeler konusunda dönemin Başbakanı Yıldırım Akbulut başını oldukça ağrıtan o günleri bütün canlılığıyla şöyle hatırlıyor: ‘Sınırımıza yığılan 500 bin insana büyük gayretlerimize rağmen bakmak, yiyecek ulaştırmak, sağlıkları ile ilgilenmek ve barınmalarını sağlamak mümkün olmuyordu ve olamazdı da. Coğrafya da müsait değildi. 500 bin kişiye çadır kursanız çadır kuracağınız yer yok. Ekmek, yiyecek temin etseniz onlara ulaştıracak yol yok.’

Yıldırım Akbulut o zaman peydah olan çekiç güçle ilgili durumu şöyle anlatıyor: ‘500 bin kişi Türkiye’de değil, kendi yerlerinde muhafaza edilsinler istedik. Tabii bir baskı sonucu buraya geldikleri için de Saddam’ın zulmünden kurtarabilmek için bir güç olsun, bunları korusun diye düşündük. Biz daha evvel Halepçe olayı nedeniyle 50—60 bin Peşmerge’ye kapılarımızı açtık. Onların bize ne derece bir problem oluğunu iyi biliyorduk. Asayişi temin edebilmek için bazı harekatlar yapıldığında ‘Türkler insanlara eziyet ediyor’ gibi bir çirkin propaganda ile de karşılaştık. Halbuki bizim yapmış olduğumuz insanî hareket öyle bir propaganda ile tersine döndü ki sanki biz peşmergelere eziyet ediyormuşuz gibi gösterilmeye çalışıldı. Çekiç Güç’e bunun için ihtiyaç duyduk.’**

Çekiç Güç'e bir de şuradan bakalım:
Çekiç Güce bagli helikopterler, ayrilikçi terör örgütüne yardim paketi atarken görüntülendi. Ama gazetelerde "Şok" gibi basliklarla haber olan bu konu bir çirpida unutuluverdi. Amerikalilarin "teröre karsi Türkiye'nin yaninda" olduklari seklindeki açiklamalari, nedense "ikna edici" bulundu. Oysa Çekiç Güç'ün ve ABD'nin Türkiye'deki ayrilikçi terör örgütüne gizli destek verdigine dair sik sik skandallar patlak verdi.

Örnegin Zaman gazetesinin 13 Mayis 1994 tarihli sayisinda verdigi habere göre, "KKTC Magosa Limani'nda PKK'ya silah götürürken yakalanan Anne M isimli geminin Litvanya Klaipeda Limani'ndan Kalasnikof marka silahlari ABD Savunma Bakanligi'ndan alinan silah satin alma belgesiyle yükleme yaptigi" ortaya çikmisti.

Çekiç Güç-Israil-ABD-Terör dörtgeni içinde, Israil-terör örgütü arasinda dogrudan iliski olduguna dair deliller de vardi. Israil'in terör örgütünü "taseron" olarak kullandigi yönündeki bir açiklama, Zaman gazetesinin 3 Mart 1994 tarihli sayisinda yayinlandi. Habere göre, BOTAS Petrol Boru hattinda meydana gelen patlamalarla ilgili olarak bir üst düzey yetkili söyle diyordu: Israil kendi teknolojisini ve uydularini kullanmak amaciyla iki defa boru hatlarinin güvenligini saglamak için talepte bulundu. Türk yetkililer bu duruma sicak bakmadi. Hemen ardindan boru hatlari PKK tarafindan bombalandi. Bombalama olayindan sonra Israilli yetkililer tekrar boru hatlarinin güvenliğine talip oldular. Türk yetkililer bu talebe sicak bakmalarına ragmen müsbet bir cevap vermediler. Bunun ardından, kısa bir süre önce ikinci bir bombalama olayı meydana geldi. Boru hatlarının bombalanması eylemlerini üstlenen PKK, bu eylemleri artırarak devam ettireceklerini söyledi. Israilliler boru hatlarinin güvenligine tekrar talip oldular. Bu son talebe devlet yetkilileri olumlu cevap verdi. Çok kisa bir süre içinde yapilacak anlasma ile de bundan sonra boru hatlarinin güvenligini Israil saglayacak... Bombalama olayı ve takip eden gelismeler son derece manidardir.Kisacasi Çekiç Güç, Terör Örgütü ve ABD-Israil arasindaki iliski, disardan göründügü gibi degildir. Her ne kadar ABD ve Israil terör örgütüne karsi olduklarini ve Türkiye'ye destek verdiklerini açiklasalar da, "ikili politika" geleneğinin iyi bir örnegi olarak, terör örgütünün arkasinda Israil ve ABD (daha dogrusu Israil'in Amerika'daki uzantilari) vardir. Çekiç Güç, Kuzey Irak'ta hem bir Kürt devleti olusturmakta hem de otorite bosluğu meydana getirerek terör örgütüne lojistik destek sağlamaktadır.

Çekiç Güç'ün göründügünden farklı hedefleri olduğunun, hem de oldukça "pis" ve "karanlik" hedefleri olduğunun bir baska göstergesi ise Çekiç Güce karşı çıkan bazi önemli isimlerin ilginç akibetleridir. Ortak özellikleri Çekiç Güç'ün gitmesini istemek olan bu kisiler, nedense birbiri ardina "fail-i meçhul" kurbani olmuslardir. Örnegin Hulusi Sayin ve Ibrahim Selen. Ikisi de korgeneraldi. Ikisi de Güneydogu'da Jandarma Bölge Asayiş Komutanı'ydı... Ve ikisi de öldürüldü. Iki emekli korgeneralin ortak yönleri ise Çekiç Güce karsi çıkmalarıydı. Çekiç Gücün gitmesi gerektiğini belirten Jandarma Komutani Orgeneral Eşref Bitlis uçak kazasi süsü verilen bir sabotaja kurban gitti. Esref Bitlis'in en güvendigi kisilerden ikisi, yani Bitlis'in Güneydoğu'daki özel kadrosunda yer alan Emekli jandarma Binbasi Cem Ersever ve onun yakın arkadasi yüzbaşı Mustafa Deniz fail-i meçhul cinayete kurban gittiler. Ersever ve Deniz'in ortak yönleri de Çekiç Güc'ün bölgedeki varlığına karsi çıkmalarıydı. Derya Sazak'in 14 Kasim 1993 tarihli Milliyet'teki yazisinda belirttigi gibi "Çekiç Güç sanki seytan üçgeni"ydi, "... ona karsi çikanlari içine çekebiliyor"du. Lice'de Tuggeneral Bahtiyar Aydın, Cumhurbaşkanı Demirel'in deyimiyle 'bir kör kursunla' can verdi. Bahtiyar Aydın'in en önemli özelligi de Çekiç Güce karsi çıkmasıydı. Bu kisilerin bir diğer özellikleri, soruna mümkün olduğunca "barışçı çözüm" bulunmasi gerektigini savunmalarıydı. Dağlari bombalamakla, bölgedeki savaşı bu biçimde yürütmekle bir sey kazanilmayacagina inanan insanlardı. Bölgeden Amerikan uzantilarinin kaldırılmasını ve Türkler ve Kürtler arasinda kardeşlik temelinde bir birlik kurulmasini savunuyorlardi. (Nitekim gerçekten de tek çözüm budur.) Çekiç Güç'e karsi çikanlari birbir ortadan kaldiran güç, kuskusuz Çekiç Güç'ü Incirlik'e getiren ve onun kanaliyla bir Kürt devleti kurmak isteyenlerin bir uzantisindan baska bir sey olamazdi. ***

Çekiç Güç
Genelkurmay Başkanlığı’nın dün(15.03.2003) yaptığı açıklama ile Çekiç Güç’ün Türkiye’deki görevi de sona erdi. Genelkurmay’ın ‘Kuzeyden keşif harekâtı ve üs hazırlama faaliyetleri’ kapsamında Türkiye’de bulunan bin 166 ABD askerî personelinin Türkiye’den iki gün içinde ayrılacağını belirtmesinin ardından ilk kafile uçakla İncirlik’ten Almanya’ya hareket etti.Çekiç Güç, 1. Körfez Savaşı sonrası 5 Nisan 1991’de Bakanlar Kurulu tarafından alınan karar doğrultusunda Türk topraklarında geçici olarak konuşlanmıştı.
Körfez Savaşı’nın akabinde Irak yönetiminin kendisini desteklemeyen gruplara
karşı sert mücadele başlatması ile çok sayıda insanın Türkiye ve İran’a
sığınmaya çalışması Birleşmiş Milletler’i (BM) harekete geçirmişti. BM Güvenlik
Konseyi Irak’a ekonomik ambargo konulması, nükleer, biyolojik ve kimyasal
silahların yok edilmesine yönelik 3 Nisan 1991 tarihli 687 No'lu kararını aldı.
BM’nin bu kararından sonra Bakanlar Kurulu, toplu göçün tekrarlanmaması ve
bölgede barışın devamını sağlamak amacıyla çok uluslu bir gücün Türk
topraklarında geçici olarak bulundurulmasına karar verdi. Türkiye’nin ev
sahipliğinde, ABD, Fransa ve İngiltere’nin katılımı ile Huzuru Temin Harekatı
başladı. İnsani yardım ve caydırma amacıyla başlayan bu harekat, sığınmacıların
kendi topraklarına geri dönmesi ve insani yardım faaliyetlerinin sona ermesiyle,
yerini 1 Ocak 1997’den itibaren Türkiye’nin ev sahipliğinde ABD ve İngiltere’nin
katılımı ile bölgenin gözetleme ve kontrolü amacıyla başlatılan ve İncirlik
Üssü’nde konuşlandırılan Kuzeyden Keşif Harekâtı’na bıraktı. Birlik, 15 Mayıs
1997’de tugay seviyesine çıkarıldı, 28 Eylül 1998 tarihinde de adı 10. Tanker Üs
Komutanlığı olarak değiştirildi ve sancak verildi. Amerika Birleşik Devletleri
öncülüğünde başlatılan ikinci Körfez Savaşı'nın başladığı 20 Mart tarihinde ise
Türk hükümeti ABD’nin sadece Türk hava sahasını kullanabileceğini belirtmesi ile
daha önce Türkiye’deki üslerden Irak’ın kuzeyine yapılan keşif gücü uçuşları da
sona ermiş oldu. Bu uçuşların sona ermesiyle İncirlik'ten önce İngiltere’ye ait
Tornado tipi savaş uçakları, ardından da ABD’ye ait Awacs erken uyarı, radar
bozucu Prowler tipi uçaklar ile tanker ve F–15, F–16 tipi savaş uçakları başka
üslere çekildi. 1991 yılından bu yana her 6 ayda bir görev süresi uzatılan Çekiç
Güç ve ardından başlayan Kuzeyden Keşif Gücü kapsamında yürütülen faaliyetler
başlangıçta 25 bin personel tarafından yerine getiriliyordu. Zaman içinde bu
personel sayısı 1.000’e, uçak ve helikopter sayısı da 63’e düştü. Kuzeyden Keşif
Gücü’nün görev süresi son olarak 26 Aralık 2002’de 58. Hükümet’in Türkiye Büyük
Millet Meclisi'ne gönderdiği tezkeri ile 6 ay daha uzatılmıştı. ‘Kuzeyden Keşif
Gücü’ adı altında yapılan ve kamuoyunda ilk başladığı isim olan ‘Çekiç Güç’
adıyla anılan ortak görev gücü böylece 12 yılda 13 hükümet görmüş oldu.****

Biraz da şuradan bi bakalım ABD'nin Türkiye üzerinden bölgede oynadığı oyunlara:
Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Kuzey Irak’ta ABD’ye hep destek verdi. Herhalde kendisinin de söylediği gibi damarlarındaki Kürt kanından dolayı Kuzey Irak’taki Kürt gruplara ABD ile birlikte tam destek verdi. Fakat bu politikalar yüzünden de Türkiye beline kadar çamura saplanıyordu. Ayrıca bu dönemde Kürt liderler Talabani ve Barzani’ye kırmızı pasaport verildi. Çekiç Güç belasını başımıza salan Özal, PKK’nın daha da güçlenmesine ve palazlanmasına sebep oldu. Çekiç Güç bu bölgede terörist PKK militanlarına inanılmaz bir malzeme ve silah yardımında bulunuyordu. Uçuşa yasak bölgede PKK militanları bu boşluğu değerlendirerek hain emellerini devam ettirdiler. Türkiye defalarca Kuzey Irak’a askeri operasyonlar yapmak zorunda bırakıldı. Bu operasyonlarda zaman zaman 40 bine yaklaşan ordumuzun bir çok değerli subayları ve Mehmetçikleri şehit veya gazi oldular. Ülkemiz PKK terörü nedeniyle 32 bin kayıp vermiş, bu olaylar nedeniyle de en az 150 milyar dolar para harcamıştı. Her bakımdan ülkemize büyük maddi ve manevi zararlar veren bu çatışmalarda ABD’nin düşmanca tavrı bilinmektedir.

6 Nisan 2005 yılında, Kürt Lider Talabani’nin, Irak’ta, Devlet Başkanı seçilmesinin hiç de tesadüf olmadığını biliyoruz. Talabani 2002 yılında, Daily Telegraph’a yaptığı açıklamada: “Bush, babasının yarıda bıraktığı işi tamamlayacak” demişti. Gerçekten de Oğul Bush görevini yapmıştı. Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunu Kürdistan olarak gören Barzani ve Talabani’nin ne kadar tehlikeli olduğunu görmekteyiz. Bu yüzden de ABD’nin yüz yıldan beri izlediği politika bizim açımızdan hep çok tehlikeli olmuştur. Gerçekleşmesini asla istemediğimiz ülkemizi tekrar kan gölüne sokma uğraşısının bu sefer ki taktiği maalesef Türk-Kürt çatışmasıdır. Irak’ta Kürt Lider Talabani’nin iktidara gelmesiyle Türkiye’deki ayrılıkçı terör örgütü PKK-KADEK için bulunmaz bir fırsat doğmuştur. ****

Irak'ın işgalinin ardından; senelerce birbirleriyle çatışan, savaşan Barzani, Talabani güçlerini Özal aracılığıyla bir araya getirme ve PKK karşısında kullanabilme çabaları sonucunda PKK ile bu peşmerge liderleri kanka oldular. Birisi Irak'ın devlet başkanı oldu diğeri kendisine ırak'ın kuzeyinde bölgesel bir yönetim kurdu.

Sonuç
Zamanında bizim devletimiz tarafından, kurulacak bir Kürt devletinin savaş sebebi olacağı açıklamalarına rağmen ABD, bize rağmen bize bu bölgesel yönetimi kurdurdu. Lojistik desteğini sağladık senelerce, orada yaşayan Saddam mağdurları rolü oynattırılanlar sebebiyle. Merkez bankalarını kurdular, parlamentolarını açtılar, bayraklarını dalgalandırdılar, paralarını bastılar. Irak'ın ABD tarafından işgalinin ardından petrol anlaşmalarına taraf oldular ve şimdi %50lere varan pay almaktalar petrol gelirlerinden.
Biz daha, en meşru zeminde kurduğumuz KKTC'ye kendi ülkemiz dışında yabancı ülkeleri bırakın kardeş ülkemizden bile doğrudan uçak seferlerini başlatamamışken Irak'ın kuzeyine Avusturya'dan doğrudan uçak seferleri başlatılmış oldu.
Irak'ın kuzeyindeki Barzani yönetimi şimdiden bile bölgesel yönetim olarak dile getirilmekte bizim ulusal medyamız, haber ajansları tarafından. Biz hala daha Irak'ı bütün sanıp, bölünmemesinden yana teraneler sallıyoruz. Irak'ın kuzeyindeki yönetim, kendine bu kadar imkan sağlamışken, neden bağımsızlık ilan etsin ki bağımsızlık ilan etmiş devletten bile daha çok imkana ve imtiyaza sahipken?

Büyük Kürdistan devletinin ilk adımı atılmıştır. Sıradaki adım olarak Türkiye'de kurulacak bir Kürt bölgesel yönetimi görüyorum. Şimdilik İran topraklarında böyle bir girişim için erken, 1946 yılında İran'da sovyetlerin desteğiyle bir Kürt bağımsızlık hareketi ilan edilmiş fakat başarıya ulaşmamıştır. Bizdeki şartlar daha elverişlidir. Büyük Kürdistan hayalinde yer alan ülkemiz toprakları üzerinde demografik yapı oldukça uygun. Senelerce PKK/KADEK terör belası sebebiyle bölgeye ne öğretmen ne doktor ne de ihtisas(mühendis vs) sahibi insanlar sokuldu. Aile planlaması adı altında yapılan demografik çalışma da meyvelerini verdi ve hala daha vermeye devam etmektedir. Ülke çapında etnik olarak Kürtlerin yaşadığı ve bilhassa bu bölgelerin dışında aydın bir çok insan devlete inanıp aile planlaması oyunana ekonomik şartlar sebebiyle yenik düşerken;açlıktan her dakika ağlayan, devlet nerede diye sorup, elini uzatan devletin alnına kurşun sıkmayı bile başarabilen insanlar için aile planlaması zaten bir anlam ifade etmiyordu ve bu da bu tezgahı kuranların işine geliyordu. Bölgede nüfuz sahibi aileler kaçakçılık sayesinde cukkayı sağlamlaştırıp Bursa, İstanbul, İzmir, Kayseri gibi şehirlerde ticaret ve sanaiye dahil oldular hatta bazıları mafya tabir edilebilecek bir güce ulaştı. Bu oyunun içinde olmayan Kürt kökenli insanların varlığı elbette inkar edilemez. Demografik olarak gerekli şartlar sağlandı bölgede. Sıra siyasi aşamaya geldi. İlk etapta Türkiye için öngörülen, demokratik haklar, özgürlükler adı altında federatif bir yapı. Ardından özerklik ve sonrasında bağımsızlık talebi. Şimdilik bu komplo teorisi olarak görülüyor, temennim de o yönde ama mevcut gerçekler öyle demiyor.


*** Yeni masonik düzen
**** Zaman 16.03.2007


Devamını göster

23.11.2007

Ruhuna el-Demokrasi

0 yorum  



Devamını göster

05.11.2007

ABD'nin elimize verdiği!

0 yorum  

Şu yazımda ABD'nin, yapacağımız sınır ötesi operasyonu engelleyebilmek ve kamuoyunu sakinleştirmek amacıyla Kandil'deki örgüt başlarından birini veya birkaçını verecekleri öngörüsünde bulunmuştum.
Oysa ABD elimize öyle bir şey verdi ki nereden baksan muamma. Verdikleri PKK/KADEK tarafından kaçırıldı mı? Kendileri teslim mi oldu? Hala daha çözülemedi umarım ki Genel Kurmay sorgularında karar olarak bir neticeye varır.
Peki PKK/KADEK elindeyken şu ve şu şekilde ekranlarda yaşananlara ne mana vermeli?
Roj tv ve ellerine geçirmeyi başardıkları(!) askerlerimiz sayesinde PKK/KADEK arzu ettiği propagandayı gerçekleştirdi tam da Başbakanımızın Bush ile ziyaretinin hemen arefesinde, kaçırılıp kaçırılmadıkları, teslim olup olmadıklarının bilinmediği mehmetçiklerimizi devletimizin eline vermeyi- hem de Barzani güçleri ve DTP aracılıyla- başardı.
Seyreyle güzel, kudret-i Tayyip neler eyler canan canan diye türkü uyarlayıp bekleyelim bakalım ABD elimize verdikleriyle AKP yi ikna edebilecek mi? Benim bu soruya cevabın belli, yine de bekleyelim belki başbakanımızın yağmasa bile gürledikleri ABD'de bir yankı yapar.


Devamını göster

26.10.2007

Avrupa Yakası ve Mesut Barzani

0 yorum  

Ortadoğu cadı kazanı olmuş ABD nin ateşiyle kaynamaya devam ediyor. Her gün gazete köşeleri ve beyaz camın ardından çeşitli değerlendirmeler yapılıyor.

Bütün bunlar devam ederken tvde Avrupa Yakası adlı diziyi seyrettiğimde benim aklıma Ortadoğu daha doğrusu Mezopotamya geliyor. “Ne alakası var?” diye sorabilirsiniz. İstendiği zaman her konu birbiri ile alakalandırılabilir.

Avrupa Yakası, bilindiği üzere Nişantaşı eşrafından seçilmiş bireylerin hayatı üzerine çeşitlemelerle yürümeye devam ediyor. Aslına bakarsanız Ortadoğu’da yaşananların Avrupa Yakasında yaşananlardan pek de farkı yok.

Bu diziye en büyük keyfi veren ise; bir Anadolu çocuğu olmasıyla beraber ekonomik ve kültürel seçkin bir çevrede, Açıköğretim fakültesi diplomasıyla, sosyete hastalığı panik atağıyla, bulunduğu çevreye uydurmaya çalıştığı sosyal hayatıyla Burhan Altıntop!
Bu Burhan Altıntop, adi, şerefsiz, haysiyetsiz ilginç bir kişilik. Bulunduğu yerden daha yükseklere çıkmak, içinde yaşadığı topluma kendini kabullendirmek için yapmayı göze almayacağı ipnelik(muziplik vermek açısından bilerek ibne yazmıyorum) yok! Ev sahibine çeşitli şekillerde yaranmaya çalışarak; evden atılma ve kiraya zam yapılması gibi aleyhindeki konuları gündem dışı tutmak için poposunu yırtıyor desem yeridir. Ev sahibine yaranma çeşitliliği şu şekilde cereyan ediyor genelde ; ya ev sahibi için oturduğu evin garsoniyer olarak kullanılmasına izin veriyor ya da ev sahibini eve davet ederek beş yıldızlı otellerde dahi gösterilmeyecek ihtimamı sergiliyor . Burhan Altıntop’un yaranma çabaları sadece ev sahibine değil, iş yerindeki genel yayın yönetmeni, fiili şiddetinden tırstığı çaycı, şirket ortakları ve dahi kapıcı.

Ne ki Burhan Altıntop’u yeni sezona kadar dizginleyen bir kişilik vardı dizide; Goffır. Bu kişilik; ulaşmaya çalıştığı emelleri uğrunda karşısındakileri kullanmaya çalışan, genelde kendisinin kullanıldığının farkına varamayan Burhan’ı piskopat tavırlarıyla sus pus ediyordu. Psikolojik ve fiili şiddet baskısıyla Burhan azmanını zaptetmeyi başarabilen Goffır yeni sezonda yerini, kapitalizmin simgesi, sosyetik ve kültürel değerlere sanip olduğu kadar zaman zaman da karşısındakilerin hakkını bildirebilmek amacıyla kalitesini bozmayı göze alabilen Şahika’ya bıraktı. Goffır sağa sola fiili şiddete yönelik tehditler savururken Şahika; hayatın gerçeği parayı kullanıyor tehdit unsuru olarak.

Saadete gelecek olursak; diziyi seyretmeye başladığınızda ekrandaki kişilikleri Mezopotamya’daki oyuncuları göz önüne alarak birbirleri ile eşleştirmeye - hafızanızdaysa bunu şimdi bile deneyebilirsiniz – çalışınız. Deneyin bakalım, ne kadar haklılık payı bulabileceksiniz Ortadoğu ile Avrupa Yakası dizilerini birbirlerine benzetmem konusunda.

Nişantaşı’na kendini kabul ettirmek için poposunu yırtan Burhan Altıntop – Ortadoğu’da kendini dünyaya kabul ettirmek için (afedersiniz) götünü yırtan Mesut Barzani.
Ben sadece asıl kişiliği vereyim siz ona göre diğerlerini konumlandırın. Bakalım neler olacak beyninizde!

Bir Mesut Barzani kolay yetişmiiiiyi! Öyle değil mi?


Devamını göster

13.10.2007

Sözde Ermeni Soykırımı Yasaları Hezeyanı

0 yorum  

Senelerdir bu tür sözde soykırımın inkarını suç sayan yasa tasarıları herhangi bir ülkenin veya bir ABD eyaletinin gündemine geldiğinde hop oturur hop kalkarız.

Sözde Ermeni soykırımı inkarını suç sayan yasalar İsviçre'de 1994 yılında (94 yılındaki bu yaşa ırkçılık üzerine işlenen suçlarla ilgili ve ülkede sözde ermeni soykırımını inkar davalarında bu yasaya göre içtihat ediliyor. hatırlarsınız, Perinçek savunma olarak 90 kg kaynak belgeyle giderek sözde soykırımı inkarın bu yasaya göre değerlendirilemeyeceğini iddia etmişti), Fransa'da Ekim 2006'da ve çeşitli tarihlerde de ABD'nin 36 eyaletinde kabul edilmiştir.

Bizim ülke olarak bundan ne zararımız oldu veya olacak?
En büyük zararı söz konusu ülkelerde yaşayan vatandaşlarımız üzerinde etkisini gösterecektir. Çünkü kendisinin ferdi olduğu milleti, soykırımla suçlayan insanlara karşı hiç bir savunma şansı olmayacak. O ülkelerdeki yasalar sebebiyle her Türk vatandaşı doğrudan katil olarak nitelendirilecektir. Ayrıca ülkeler arası akademik ilişkilerde-araştırmalarda da kafadan akademisyenlerimizin söz hakkı, fikir özgürlüğünü dahi hiçe sayarak olmayacak ve kendi tezlerini sunma imkanları olmayacak. Ülkeler arasında sosyal ve akademik kilitlenmelere yol açacaktır. Hele ki bu söz konusu ülkeler özgürlük ve demokrasi kalesi olarak tarihe nam salmışsa tarih de demokrasi de bu ülkelerin yaptıkları, üzerlerine vazife olmayan tutumlardan dolayı kendini idam sehpasına çekmiştir. Bu yasalar be tarihle, ne hukukla ne de demokrasiyle bağdaşmaktadır. Sadece ve sadece çeşitli ortamlarda ülkemiz üzerine bir ambargo(bilim ve ekonomi) koymaktadır ve bilimle demokrasinin ayaklarına pranga vurmaktadır.

Nasıl engelleriz?
Tasarı olarak gündeme geldiği zaman da dahi bir tesir göstererek yasalaşmasına engel olamadığımız bu yasaların ortadan kalkması artık söz konusu ülke yöneticilerinin tasarrufu ve bizim o ülkelerdeki tesirimize bağlıdır. bizim tesirimiz ne olabilir diye düşününce? En başta ekonomik olarak bu alacağımız tedbirlerle büyük bir tepki oluşturabiliriz diye geliyor insanın aklına ama ekonomimiz bu ülkeleri bu kadar etkileyecek kadar tesirli mi öncelikle bunu değerlendirme gereği var. Ayrıca çeşitli ortaklıklar(askeri, stratejik, lojistik vs) konusunda alınacak tesirli tedbirler de gözden geçirilmeli. Bu sebeple de bu ülkelere karşı bir savaş açılamayacağına göre en büyük silah olan ekonomi konusunda çalışmalar yapılmalı.

Daha fazla zarar görmemek için!
ABD'nin gündemindeki tasarının komisyondan geçmesi bizim için bu konuda tarihi bir fırsat diye düşünüyorum. Malum ABD nin stratejik ortağıyız ve orta doğudaki bel kemiğiyiz. Her ne kadar bizim B planımız var diye rest çekseler de bu konuda elimizden geleni ardına koymamız gerektiği kanaatindeyim. 1 Mart tezkeresi meclisimizden geçmiş olsaydı ABD şu an Irak ta çok daha farklı ve rahat bir durumda olurdu. Şimdi aynı fırsatı çok iyi bir şekilde değerlendirmeli ve hem ABD'ye hem de bu konuda yeni girişimlerde bulunacak ülkelere büyük ve tarihi ders olacak nitelikte bir karşılık vermek zorundayız. Tasarının senatoya gitmemiş olmasını bir sanş olarak adledip bunu zaman kazanımı olarak görmemeliyiz. Tarihimizle ilgili bu cüretin dahi bedelinin ne kadar ağır olacağını bütün dünyaya gösermeliyiz. Fransa'da olduğu gibi sadece bir askeri ihaleye almamak gibi bir kararla ülkemiz kamuoyunu kandırmaktan ziyade bu tasarıyı yasalaştıranlara dahi ders olacak ve ayanlışlarını anlayacakları bir ders olmalı.
Gerekiyorsa İncirlik kapatılmalı, Habur kapatılmalı sonucu ne olursa olsun. Bu halk bu ülkenin yumruğunu artık masaya vurması gerektiğini biliyor ve görmek istiyor. Sonucu ne olursa olsun. Ortadoğuda bir kukla devlet olmadığımıza inanmak, görmek ve dünya sathında karşımızda duran devletlere göstermek durumundayız. Bu cümleler hamasi gelebilir, (unutmayın bağımsızlık hamaseti bu ülkeyi kurdu) ama gerçek bu şekilde ve artık devletin de bunu kabullenip yapması gerekeni yapması lazım. Halk bedeli ne olursa olsun bu konuda devletin-hükümetin arkasında olacaktır, şüphesiz.


Devamını göster

25.09.2007

Sharbat Gula'nın gözleri

0 yorum  

Sharbat Gula,1972 tevellüt Peştun kökenli bir Afgan kızıydı. Sovyetler ve afganistan arasindaki savaşta öksüz kalan bu Afgan kızı,1984 yılında Pakistanda, bulunduğu mülteci kampındayken Steve McCurry tarafından çekilen fotoğrafının National geographic dergisinin 85 yılı yayınında yayımlanmasıyla birlikte dünya gündeminde savaş mağdurlarının bir ikonu olarak yerini aldı.

Debra Denker Haziran 1985 sayılı dergide hikayesine "Bu kızın adını hiç bilemeyeceğim" sözleriyle başlarken Sharbat Gula'nin küresel savaş mağdurlarının bir ikonu haline geleceğini tahmin etmiyordu anlaşılan. Zümrüt gözlerinden, ailesini yitirmenin acısı, insanlara karşı duyduğu güvensizliği ve yaşananlara gölzerine bakacaklara yaşadığı bölgedeki ızdırabı öyle güzel anlatıyor ki bu bakışların üzerine hiç bir şey yazılmasına gerek yok.

O zümrüt gözler, bir zamanlar topraklarında barışı tesis etmek için BM vesilesiyle Sovyetlerle, Afganistan arasına giren Abd'nin 12 yıl sonra topraklarına bomba yağdırmaya başlayacağını nereden bilsindi. Futuristler bile o zaman böyle bir şeyi öngöremiyorlardı.

Sharbat'ın adını sanını bilen yokmuş o zamanlar ama adına ne gerek var, gözlerinin söylediklerinin yanında. Zamanında Afgan Kızı'nı fotoğraflayan Mccurry, 1985 teki Afganistan hikayesini yazan Debra'nın "Bu kızın adını hiç bilemeyeceğim" sözünü haksız çıkarmak için kendine ahdetmiş ve 2001 yılında düşmüş Afganistan topraklarında Sharbat'ın izinin peşine. Ve sonunda Sharbat'ın abisini tanıyan birisinin aracılığıyla ulaşmayı başarmış, her zaman ki alışkanlığıyla boş durmamış bu sefer de 29 yaşlarına ulaşmış olan Sharbat'ı, 18 sene sonra yeniden fotoğraflamış, hem de bu sefer Sharbat'ın eline, fotoğrafçılığının şaheseri Afgan Kızı portresiyle süslenmiş dergisini tutuşturarak. "Hey yavrum be neler başarmış adam". Gözlerinin şeklinin hiç değişmediğini ve o fotoğraftaki kızın bu kadın olduğunu göz şeklinin analizinden teyit etmiş. Evet haklı Sharbat'ın göz şekli değişmemiş ama değişmeyen birşey daha var ki o da yaşadıklarının farkına varmış gözlerin daha bir öfkeli söyledikleri. Sharbat o zamandan bu zamana çok şey yazamış; 90ların ortalarında bulunduğu mülteci kampından büyükannesi ve dört kardeşiyle birlikte ayrılarak karlı dağları bir battaniyeyle ısınmaya çalışarak aşmış ailesinden kalanların dışında 6 kişiyi zulme kurban vermiş. Mısır, bugday, pirinç ve ceviz ile hayatlarını devam ettirmeye çalışmışlar, okul, sağlık ocağı, yol ve su olmayan memleketleri olan köylerinde.

Bu bakışların karşısında, Sharbat'ın yaşadıklarını, gördüklerini, hissettiklerini anlamamak mümkün değil. 12 yaşındayken dünyadan bihaber korku ve çekingenlikle söylediklerini şimdi daha bilinçli bir şekilde haykırıyor. Acaba bu çekilen fotoğrafın ardından başka bir bombardıman daha başlar mı? gür bir sesle yeniden küresel dünyada ben varım diyen Rusya güçlenmeye başladıkça, başlamaz diye kim garanti verebilir Sharbat'a. Amaan nolcak canım olursa öyle bir saldırı-savaş, Mccurry objektifinden dünyaya haykırtacak yeni zümrüdi Afgan gözleri bulur.


Devamını göster
Hakkı saklı değildir. Hakkı kayıptır. nebilim.net