can sıkanlar etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
can sıkanlar etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

30.04.2008

301 Köşk'ten döner!

0 yorum  

TBMM'den TCK 301 hakkında yapılan değişiklik geçti. Şimdilik bekleyenlerin gözü aydın diyeyim.
Yapılan değişiklik:

301. Madde'de yer alan " Türklüğü" tanımı "Türk Milleti" olarak,
"Cumhuriyeti" tanımı ise "Türkiye Cumhuriyeti Devleti" olarak
değiştiriliyor.

Soruşturma açılma izni Bakanlığa veriliyor.

Soruşturma izininin Bakanlığa bırakılması soruşturma ve netice üzerindeki siyasi gölgeyi gözler önüne sermektedir. Soruşturma açılması izin yetkisinin bir siyaside bulunması 301 konusunu tamamen siyasi bir boyuta çekmektedir.

"Cumhuriyeti" tabirinin "Türkiye Cumhuriyeti Devleti" olarak değiştirilmesi düşünce özgürlüğü açısından olumlu ama değişiklik, hassas çevreler tarafından rejim problemi yaratabilir.

Esas önemli olan "Türklük" tanımı. Çünkü pozitif hukukumuzda millet değerlendirmesi özellikle Anayasa açısından "Türklük" tanımı üzerinden yapılmıştır. Bu sebepledir ki bu yasanın Köşk'ten döneceği kanaatindeyim.

Ayrıca bir hususa da değinmekte fayda var. TBMM'deki 301 tartışmaları esnasında şuradaki yazımda dile getirdiğim konuyu dikkate alanın sadece DTP olması ilgimi çekti:

KÜRTLER'E HAKARET EDENLERE 301'DEN DAVA AÇILMADI

DTP Grubu adına konuşan Batman
Milletvekili Bengi Yıldız, Kürtlere hakaret edenlere 301. maddeden dava
açılmadığını iddia ederek, ''Türklüğün bir üst kimlik haline gelebilmesi için
Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına hakaretten
dolayı insanlar ceza alsaydı, Türklük gerçek anlamda üst kimlik olabilirdi. Kim
hangi ırka, mensubiyete hakaret ediyorsa, esas o haindir. Birileri kınanıyor,
eleştiriliyor, hakarete uğruyorsa, o ülkenin bütünlüğüne, birliğine bir dinamit
konuluyor'' diye konuştu.

Tabi öncesinde aklınız neredeydi? Kimse düşünemedi siz bari suç duyurusunda bulunsaydınız demek lazım ama bu da birşeydir. En azından Türklük tanımına sahip çıkıp uygulamalardan veryansın etmek de onlar açısından bir gelişmedir heralde. Bu veryansını da 301. Maddenin değişeceği konusuna kesin baktıklarından dolayı dile getirdiklerini düşünüyorum.

Bu yaklaşımı daha önce sergilemiş olsalardı herşey daha farklı olurdu.

Köşk görelim neyler...

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

27.04.2008

Sakarya'da terör örgütü provakasyonu

3 yorum  

Öğrendiğim kadarıyla bu akşam kongre yapan DTP liler, kongrenin yapıldığı düğün salonunun etrafına DTP flamalarıyla beraber terör örgütünü temsil eden bezleri de asmaya çalışmışlar.

Olay farkeden halk terör örgütü bezlerini asanları linç etme girişiminde bulunmuş ve ardından bu provakatörler düğün salonuna kaçmış.

Daha biraz evvel gördüm ki polis ve jandarma (cankurtaranlar da mevcut), kongrenin yapıldığı düğün salonunun bulunduğu yere çıkan caddeleri saatlerdir ablukaya almış giriş çıkışlara izin vermiyor.

Orada bulunan Sakaryalılar sabırla bekliyorlar ve şehrin çeşitli yerlerinden özellikle gençler o mevkiiye doğru toplanıyorlar. Karşılaştıklarımı provakasyona gelmemeleri konusunda uyardım da inşallah kötü bir şeyler olup da bu provakatör teröristler yüzünden polisle halk karşı karşıya gelmez.

Gün ola hayrola!!

Gün oldu...

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

24.04.2008

Uçan TRT ve 23 Nisan şenlikleri

0 yorum  

Dün, TRT tarafından düzenlenen 23 Nisan Uluslararası Çocuk Şenliğini seyretmek amacıyla ekran başında keyifli vakit geçiririm düşüncesindeydim. Ne yazık ki görüntülerin oynaklığından hiçbir şey seyredememekle kalmadım bir de sinirlerim alt üst oldu.

Bu zamana kadar seyrettiğim en iğrenç en berbat TRT çekimiydi. Kompozisyon, kadraj denen hiçbirşey yoktu ekranda. Dans eden çocuklarını kafalarının arkadan görüntüsü, zırt pırt değişen görüntüler sinirlerimin alt üst olmasına yetti. TRT gibi ülkemizin yayıncılık literatürü olması gereken bir kuruma yakışmayan bir yayındı. Sunucunun konuşması esnasında kafasındaki tokaları ve yakın plan ağzına girilmiş mikrofon ve dudak miksajları muhteşemdi, ağzım açık seyre devam ediyordum. Çekyatı tırmalaya tırmalaya bir oldum. Yapılan yayın, Allah'tan 30. Yıl Özel Yayınıydı, yoksa daha ne rezalet bi yayıncılık sergilenirdi tahmin etmek bile istemiyorum.

Ne Aspendos'un ne yapılan dansların bir keyfi vardı ekranda. O koca yayın boyunca işe yarar tek görüntü arasıra ekrana yansıyan içindeki kalabalıkla uzak çekim Aspendos'tu.

İbrahim ŞAHİN harbiden uçuruyor TRT'yi öyle ki kameraların uçuşundan ekranda seyre değer bir şey göremiyoruz. Tek temennin TRT daha fazla uçmadan sağ salim ayaklarını yere sağlam bastığı zamanlara dönmesi.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

09.04.2008

Benim oyum niye dağdaki çobanla eşit değil?

0 yorum  

Aysun Kayacı sayesinde taaa Aristo'dan beri süregelen bir tartışma gündeme geldi. Aysun Kayacı, "benim oyum niye bir çobanın oyuyla eşit?" diyerek bir sorgulamaya gitti. Kendisinin, vergisini verdiğini vs vatandaşlık sorumluluklarını yerine eksiksiz getirdiğini söyleyerek bu ülkede kaçak elektrik kullanan, üretime katkısı bulunmayıp yardımlarla geçimi sürdürenlerle eşit oy hakkı olmaması gerektiği konusunda bir sitemde bulundu.

Bu konuyla ilgili gazeteport yazarlarından Ali İhsan Karacan bir makale yazmış. Bir kişi, bir oy başlığıyla kaleme alınan yazıda herkesin bir oy hakkı bulunduğundan bahsediyor çeşitli referanslara başvurarak ama asıl konunun bu olmadığını savunuyor. Karacan' ın makalesine istinaden YSK dan 2007 Genel Seçim sonuçlarıyla ilgili bir ülkenin dört yanından değerler vereyim. "Herkesin bir oy hakkı olmasına rağmen bu temsile neden yansımıyor?" asıl bunu sorgulamak lazım çünkü vereceğim değerlere bakınca oy hakkının eşit olmasına rağmen eşit olmayan başka birşeyin olduğu ortaya çıkıyor.









Seç.Bölg. Parti Aldığı Oy MV Sayısı 1 MV Çıkaran oy
Sinop AKP 52.052 2 26.026
Sinop CHP28.800 128.800
HakkariAKP29.5132 14.756
HakkariBĞMZ49.560 1 49.560
Hatay AKP 261.971552.394
HatayCHP199.838366.612
IğdırAKP18.672118.672
IğdırBĞMZ26.175 126.175
İzmir 1AKP333.434566.686
İzmir 1CHP370.2075 74.041
İstanbul 1AKP939.027 1372.232
İstanbul 1CHP639.723879.965

Manzara bu şekilde; bir seçim bölgesinde 79.965 kişiyi 1 MV temsil ederken başka bir beçim bölgesinde 14.756 kişiyi 1 MV temsil etmekte.

  • Siyasi partilerin, demokrasinin vazgeçilmez unsuru olduğuna inanmıyorum. Partiler olmadan da siyaset yapılabilir diyorum. Daha da diyecemlerim var ama sırası gelince.
  • Bir yandan siyasette kurumsallaşma teşvik ediliyor diğer yandan kurumsallaşmaya çalışan siyasette adil bir düzen yok. 5 e 1, İstanbul'da 5 kişinin TBMM de temsil hakkına karşılık Iğdır'da 1 kişinin temsil hakkı var.
  • Bağımsızlar konusuna gelince onlarda da durum vahim: Bağımsız temsil oranına baksan kendi aralarında da partilere nazaran da 1 e 2.
  • Ayrıca demokrasiyi geliştirmek adına partilere yapılan yardımlara bir bakın. Yine isabet oldu Melike İlgün yazmış.

Ve Kasım 2002’den Temmuz 2007’ye kadar olan yaklaşık 4.5 yıllık süreç boyunca bu beş parti yaklaşık 729 milyon YTL yani yaklaşık 600 milyon dolar tutarında hazine yardımı aldı. Ve bu para; AKP’ye yaklaşık 300 milyon YTL CHP’ye yaklaşık 170 milyon YTL DYP’ye yaklaşık 84 milyon YTL MHP’ye yaklaşık 73 milyon YTL
GP’ye yaklaşık 64 milyon YTL olarak dağıtıldı.

... Ve sonra 22 Temmuz 2007 seçimleri geldi. Senin benim cebimdeki parayı ırtıklamayı hak sayan partiler analarının ak sütü gibi helal olan bu trilyoncukları ne kadar hak ettiklerini 22 Temmuz 2007 seçimlerinde gösterdi.
Meclise sadece üç parti girdi. Sadece üç parti yüzde 7’yi aşıp hazine yardımı almaya hak kazandı.

Peki bu üç parti, yani AKP, MHP ve CHP bu kez senin benim cebimden ne kadar tırtıklayacaktı? İşte soru buydu. Ama bu soru cevabını öğrenince benim için sorun oldu. Zira bu rakam yasalarda hazine yardımının bütçenin 5 binde 2’si olarak yapılacağının sabit olması ve Gayri Safi Milli Hasıla’nın da artması nedeniyle epey yükseldi, bir milyar dolara vardı.
Yani olan şu. AKP,CHP ve MHP’ye önümüzdeki beş sene içinde senin benim cebimden bir milyar doları yani bir milyar 300 milyon YTL’yi uzanıp alıverecek. Eğer benim gibi YTL’yi hala tam kavrayamayanlardansanız bu miktarın eski parayla 1.3 katrilyon TL yaptığını hatırlatayım size…

Peki bu neyin nesidir, temsilde adalet vızırtıları n'oldu diye düşünüyorsanız Milletvekili Seçimi Kanunu'na bir göz atın derim. Aslında göz atsanız da pek anlaşılır değil : " İllerin çıkaracağı milletvekili sayısının tespitinde toplam milletvekili sayısından (...) her ile önce bir milletvikili verilir. Son genel nüfus sayımı ile belli olan Türkiye nüfusu, birinci fıkradaki illere verilen milletvekili sayısı çıkarıldıktan sonra kalan milletvekili sayısına bölünmek suretiyle bir sayı elde edilir. İl nüfusunun bu sayıya bölünmesi ile her ilin ayrıca çıkaracağı milletvekili sayısı tespit olunur.(...) nüfusu milletvekili çıkarmaya yetmeyen illerin nüfusları ile artık nüfus bırakan illerin artık nüfusları büyüklüklerine göre sıraya konulur ve ilk hesapta iller arasında bölüştürülmemiş bulunan milletvekillikleri bu sıraya göre dağıtılır.
Son kalan milletvekilliğinin verilmesinde, iki veya daha fazla ilin eşit nüfus veya nüfus artığı göstermesi halinde, bunlar arasında ad çekilir."
  • Yani; her ile öncelikle 1 milletvekili verilmesi ve nüfusları milletvekili çıkarmaya yetmeyen iller ile artık nüfus bırakan illerin işin içine girmesi meselesi bu olayı anlaması zor bir hale getiriyor. Neticede eşitlik haksızlık durumunun ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Yani Aysun, anacım; sen canını boşuna sıkma ne senin oyun bir çobanın oyuna eşit ne de çobanın oyu senin oyuna.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

08.04.2008

Bilimi tahakküme alan AB'nin 301 takıntısı

0 yorum  

Ceza yasalarıyla tarih ve bilimi tahakküm altına alarak "Ermeni Soykırımının olmadığının dile getirilmesini" suç sayan Fransa önderliğindeki AB'nin 301 takıntısı ve baskısı devam etmektedir.
Bir devletin kendini ve teşkilatını koruması kadar doğal bir reflekse karşı çıkmak ne kadar akılcıdır bilemiyorum. Öncelikle Avrupadaki devletlerde benzer maddeleri bir görelim.

ALMANYA- Ceza Kanunu, Madde 90: " Her kim bir toplantıda veya yazılı neşriyatın dağıtılması suretiyle alenen Almanya Federal Cumhuriyeti'ne veya federe devletlerine veya anayasal düzenine hakaret eder veya kötü niyetle AŞAĞILARSA veya Almanya Federal Cumhuriyeti'nin veya federe devletlerden birinin renklerini, Bayrağını, Armasını Veya Ulusal Marşını Tahkir Ederse üç yıla kadar hapis veya para cezası ile cezalandırılır."

İTALYA- Ceza Kanunu, Madde 292: " Her kim ulusal bayrağı veya devlete ait diğer bir sembolü aşağılarsa bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır."

POLONYA- Ceza Kanunu, Madde 133: " Her kim Polonya Halkını ve Polonya Cumhuriyeti'ni alenen AŞAĞILARSA bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır."

İSPANYA- Ceza Kanunu Madde 543: "...İspanya'nın, özerk bölgelerini veya simge ve amblemlerinin Sözle, Yazıyla Veya Eylemle alenen AŞAĞILARSA veya KÜÇÜK DÜŞÜRÜRSE, yedi aydan 12 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır."

DANİMARKA- Ceza Kanunu Madde 110;" Her kim bir milleti, devleti veya bayrak ya da alametlerini veya Birleşmiş Milletleri ya da Avrupa Parlamentosu' nu alenen AŞAĞILARSA dört aya, eğer ağırlaştırıcı nedenler varsa iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır."

FRANSA- Basın Özgürlüğü Kanunu Madde 30: "...hiç kimse Fransız ulusunu, Fransız devlet kurumlarını aşağılayıcı yayın yapamaz"

PORTEKİZ- Ceza Kanunu Madde 332 "...Her kim sözle, hareketle, yazıyla veya
bir iletişim aracıyla Cumhuriyeti, ulusal bayrağı veya ulusal marşı, Portekiz
hükümranlığının herhangi bir sembolünü veya amblemini aşağılar veya gerekli
saygıyı göstermezse 2 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır." *

Şimdi bir de bizdeki maddeye bakalım:

TÜRKLÜĞÜ, CUMHURİYETİ, DEVLETİN KURUM VE ORGANLARINI
AŞAĞILAMA
Madde 301 - (1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Türkiye Cumhuriyeti
Hükûmetini, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen
aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk
vatandaşı tarafından işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte bir oranında
artırılır.
(4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce
açıklamaları suç oluşturmaz.
Bizdeki maddeler ile AB ülkelerindeki maddelerde bir fark dikkatinizi çekti mi? Aaaaaa, oldu mu şimdi?

301. Madde'nin 1. fıkrasının ne ile başlıyor? Türklüğü....
Evet, işte AB'nin asıl karın ağrısı burada başlıyor. T.C. Anayasası'nda içindeki bütün unsurlarla bir milleti tanımlayan Türklük tanımı hazımsızlıklarının temeli.

Örnek verilen yabancı ülke yasa maddelerinde ağırlıklı olarak devlet, federasyon, eyaletler, marşlar bunların simgeleri hatta renklerine karşı bir tahkirin cezalandırılması ön görülüyor.
T.C. her ne kadar batı tarafından devletçi (Kemalist) görülse de yasaları devlet teşkilatından önce milletin tahkirini cezalandırmayı öngörür. Çünkü devlet, egemenliğini ve bunu kullanma yetkisini doğrudan milletten alır ve en başta da egemenliğin kaynağı görülen milleti koruma içgüdüsüyle hareket eder.
Aslına bakılırsa bu durum; "devlet için millet mi, millet için devlet mi?" kısır tartışmasının da cevabını doğal olarak yasalarla vermiştir. Devlet millet için vardır ve öncelikle milletin varlığını ve haysiyetini korumayı kendine şiar edinmiştir.

Peki AB'nin bu 301 çığırtkanlığıyla milletle ne alıp veremediği vardır?
301 kalksındı, değiştirilsindi, dava açmaya karar yetkisi Ad.Bakanına verilsindi, bunlardan önce cevap verilmesi gereken soru budur: AB milletin varlığından ve haysiyetinin muhafazasından neden rahatsızlık duymaktadır?

Kendimce cevabını vereyim: Küreselleşen dünyada artık güç sermayelerin elindedir. Ve bu gücü kullanmanın en kolay yolu merkezden bağımsız, federatif yapılardan geçmektedir. Bu şekilde karar mekanizmalarının direnci kırılmakta ve bürokrasi yok derecesine indirilmektedir. Bu da sermayenin atını dilediği gibi koşturmasının yolunu açmaktadır.
En basitinden orta avrupaya bir göz gezdirmekte fayda var. Eyaletleri de geçin, artık şehir devletçikleriyle donanmıştır. Ülkemizde de yapılmak istenen kısa vadede, millet bütünlüğünün, dayanacağı temelleri yıkarak (Anayasa, Ceza kanunları, gelenekler, mitler) ayrıştırılması ve toplumun federatif bir yapıya müsait hale getirilmesidir. Modernleşme süreciyle üretim çarkında dönmekten benliğini kaybedip bireyselleşmeye koşar adım giden bir toplumu şu anda bir arada tutan kültürel değerlerle, milli değerlerin yasal korumalarıdır. Bireyselleşme yolunda ilerleyen toplumun, kültürel harcı yok edilip devlet ve değerler lehine koruma güdülerinin nötrolize edilerek tepkisizleştirilmesine çalışılmaktadır.

İşte bu noktadan hareketle 301.maddede AB tarafından asıl sorun milletin korunmasıdır. Ve yapılanlar da bu koruma mekanizmasının ortadan kaldırılmasıdır.

Şuursuzca 301 aleyhine demokrasi, fikir hürriyeti çığırtkanlığı yapmadan önce biraz düşünmekte fayda var. Medyaya yansıyan 301 polemiklerine taassupla atlamadan önce, açılan her davanın davalının suçlu olması anlamına gelmeyeceğini bilmek gerekir. İnsanlar 301'e istinaden dava açabilirler, bu 301 in antidemokratik olduğu anlamına gelmez. Hassasiyet bakımından iş savcılara ve hakimlere kalıyor.

301/4 te ne diyor : Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

25.02.2008

Türbana enfes çözüm: Her kuruma bir anayasa!

0 yorum  

Yeni düzenlenen Anayasa maddesi ile başın örtülmesine "Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez.Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir." şeklinde serbestlik getirilmesine rağmen üniversite rektörleri bu düzenlemenin yeterli olmadığını ve birçoğu yasağı devam ettireceklerini söylediler ve hatta yasağı devam ettirdiler.

Başın örtülmesi- örtülmemesi bir tarafa asıl sorun, kendilerini yasama organının üzerinde görüp özellikle Anayasa'ya karşı gelerek yasağı devam ettiren rektörlerin bu tutumuna hukukçuların hiç sesi soluğu çıkmıyor ne hikmetse? Hani Türkiye Cumhuriyeti olarak bir hukuk devletiydik? O kadar hukuçunun gördükleri, inandıkları hukuk nerede? Nerede kuvvetler ayrılığı?

Bu iş daha ne kadar böyle gidecek? İlla ki her kuruma özgü bir Anayasa mı hazırlamak gerekli? Şşşt hukukçular size soruyorum? Para kazanamadıkları gerekçesiyle sadece iki elin parmakları kadar cesur insanın seçtiği hukuk profesörlüğünün yerine, görüşlerine uymayan kanun maddeleri sebebiyle herkes hukuk profesörü cübbesi giymeye öykünüyor Anayasa'yı yorumlamak adına.

Her kurum hazırlayıversin kendine bir Anayasa olsun bitsin hem böylelikle Anaysa'da şu vardı, bu yoktu, bu böyle yeterli değil falan fişmekan gibi tartışmalar da sona erer belki.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

09.02.2008

Bu bürokratlarla bu ülke fazla gitmez

0 yorum  

Bu konuya daha önce TRT ile ilgili yazdığım bir yazımda değinmiştim.

Şimdi aynı şekilde bir çözüm örneği de MEB Talim Terbiye Kurulu Başkanı'nın dilinden dökülmüş. Haberi Radikal'de okudum. Gerçekten tüyler ürpertici ve gelecek konusunda ümitsizlik veren bir durum.
Haberde Başkan mesleki orta öğretim konusunda şöyle diyor:

Sanayi memnun değil: Ortaöğretimdeki bütün arayışlarımızı kilitleyen mesleki eğitim. Yıllardan beri mesleki eğitime ağırlık verilmesi gerektiği söylendi. Mesleki eğitimden, gerçek hayat, sanayi memnun değildir. ABD'de mesleki eğitim ön lisans düzeyine çekiliyor. Açıkça söylemek gerekir ki, mesleki eğitimin yapısını bozmadan ön lisans düzeyine kaydırmalı, meslek liselerini kapatmalıyız. Herhangi bir binayı kapatarak değil ama, meslek liselerini ön lisans düzeyine çekerek bu tartışmalardan iyileştirici bir adımla çıkabiliriz. Ortaöğretim kurumlarının hiçbirini ek katsayılarla ayrıcalıklı kılmamalı.
Sanki yüksek öğretim de herşey güllük gülistanlık da mesleki ortaöğretimi bu yöntem hizaya sokacak. Başta zaten MYO lar bir girdabın içinde ki bu girdaptan çıkarmadan bütün mesleki öğretim yükünü önlisans düzeyinde MYO lara yıkmak, mesleki öğretimle beraber yükseköğretimi de kökünden havaya uçurmaktan başka bir işe yaramaz.
MYOlara mesleki orta öğretimden sınavsız geçiş imkanı tanınması zaten önlisans düzeyindeki mesleki öğretim kalitesini yerle yeksan etmiştir. MYOların liselerden hiçbir farkı kalmamıştır, kıyafet dışında. Bu konuya da daha önce paralı üniversite hakkında yazdığım yazıda değinmiştim.

Asıl söylemek istediğim bürokratın sorun çözme yöntemi yani sorun benden gitsin de nerede nasıl çözülürse çözülsün gibi popülist ve aptalca bir yöntem.
Bu bürokratlarla ülke yola devam ederse, tıknefes bir yere yığılıp kalmamız işten bile değil.
Maalesef insanın profesör olması yeterli olmuyor işte...

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

04.02.2008

Rüyalarımla ülkem

0 yorum  

Son günlerde akıl almaz derecede gerçekçi rüyalar görmekteyim (yoksa kabus mu desem?) ve bu gerçekçi rüyaların tesiri gözlerimi açmamdan akşam saatlerine kadar devam etmekte. Tesirinden kurtulmak için çaba sarf etmeme rağmen bir anda kurtulmak mümkün olmuyor.

Rüyalarımdan en tesirli olanlarından kısaca bahsetmek isterim:
Bir dağ başı, nerede olduğumu düşünmüyorum hava buz kesmiş, soğuktan ellerim ayaklarım tutmayacak derecede donmuş. Üzerimde asker üniforması var ama elimde silah yok. Tipi başgösteriyor, önümü görmekte zorlanıyorum. İleride bazı karartılar seciliyor fakat net göremiyorum.
Bir anda kadın bir teröristle göz göze geliyorum. İkimiz de sürünürek ilerlemeye çabalıyoruz o, kucağındaki kalaşnikofa sıkı sıkıya sarılmış ama bana doğrultmuyor, kucağına almış. Boynuna puşi dolamış, üzerinde parka, altında şalvar ayaklarında da kara lastik var. Uzanıp ayak bileğinden yakalıyorum o anda silah sesleri duyulmaya başlıyor. Kaçmaya çalışıyor, ne silahını doğrultuyor ne de birşey söylüyor sadece bakıyor ve kaçmaya çabalıyor. Silah sesleri, top sesleri, helikopter, tipi sesleri birbirine karışıyor ortalık beyaz bir cehennem gibi. "Gitme!", diyorum "Orada ölüm var, çıkış yok" diyorum dinlemiyor tekrar dönüp bana baktığı anda bir bebek ağlaması bütün sesleri susturuyor ve ben buz gibi ter basmış bedenimle yatağımda büzüşmüş bir şekilde uyanıyorum, gözlerim açıp sadece bön bön karanlığa bakıyorum ve besleme çekip tekrar uyumaya çalışıyorum.

Bir başkası:
Bir uçurumun üzerine kurulmuş, esen rüzgarda çatır çutur sesler eşliğinde sallanan ahşap bir köprünün tam ortasında elinde Türk bayrağı ile bir bebek oturuyor ve köprünün iki ucundan da kimi türban lehine kimi aleyhine sloganlar atan gruplar köprüye doğru ilerliyorlar. Gruplardan ilk kişilerin köprüye ayak basmasıyla benim uyanmam bir oluyor.

Bir vatandaş olarak artık bu rüyaları(!) ruhen ve beynen kaldıramıyorum. Ülke geleceğinde söz sahibi iktidar sahiplerinin veya diğer müdahillerin, başlarını yastığa koyduklarında gönül rahatlığıyla bir uyku çekip çekmediklerini muazzam bir şekilde merak ediyorum. Artık katlanamadığımdan dolayı, ne kadar sürdürebilirim bilmiyorum ama televizyondan (dizi, tartışma ve haberlerden) , gazetelerden elimi ayağımı çekmek ve pek mümkün görünmese de huzuru yaşamak istiyorum.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

21.01.2008

İmamlığı da sen yapsaydın!

0 yorum  

Doğan medya kartelinin gazetelerinden Radikal gazetesinin bugünkü manşeti şöyle "Bir tek imam eksik".

Haberi(!) okuyunca haberin ne olduğunu anlamakta güçlük çektim. Okulda mescit olması mı, namaz kılan öğrencilerin mescitte gülüşmesi mi, pedagojik yöntemler kullanmayan müdürün eli makaslı olması mı, mescide teneffüste inilmesi mi yoksa mescidin imamsız olması mı haberin aslı anlayamadım.

Doğan karteli için bunların hiçbir önemi yok haberin hareket noktası okul bünyesinde bir mescidin bulunması.
Neyi haber yaptıkları belli olmayan bir haber(!)
Mescitte zikir mikir yapıyorlar mıydı, çocukların beyinlerini yıkayan vaazlık yapan bir softa var mıydı acaba bunu merak ettim ama okul mescidinde bu işlere girişecek birilerinin olabileceğine de pek ihtimal vermedim.
Madem bir tek imamları eksikti; imamlığı da sen yapsaydın bari Serkan OCAK.
Senelerdir kullanılan bir mescit acaba cumhuriyetin laikliğinin nesini götürdüğünü- birşey götürmediğini bilsem de Radikale inanarak- merak ettim. Yoksa Doğan karteli yine AKP den birşeyler götürme peşinde mi acaba?

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

09.01.2008

Ali Kırca, nerede kaldı milyonlar önünde verdiğin söz?

0 yorum  

-Ne sözü?
Hatırlatayım; yıllardan bin dokuz yüz doksan dokuz, aylardan şubat. Şubat'ın biri sabahı ve biz sabah haberlerinde (tabi uyanık olanlar gece haberlerinde) Barış Manço'nun bizleri bu dünyada "Barış Abi"siz bırakarak Hakk'ın kucağına koştuğu haberini alıyoruz.
Evet Sayın Kırca, sizin de hayranı olduğunuz Barış Manço'nun vefat haberini ATV akşam haberlerinde büyük hüzünle duyurup bülten sonunda "Biz haberin merkezi ATV haber olarak bundan sonra bültenimizi, canımız Barış Manço'nun şarkılarıyla sonlandıracağımıza söz veriyoruz." benzeri bir ifade dile getirmiştiniz.
Hatırladınız mı?
Maalesef, bu sözünüzü tutmadınız. Barış Manço şarkılarıyla haber bültenini sonlandırma uygulamanız en fazla bir hafta sürdü. Ardından klasik batı müziği eserleriyle bültenlerinizi sonlandırmaya devam ettiniz. Sizi ekranda gördüğümde hep bu ihanetiniz aklıma geliyordu da eringenlikten bir türlü size sözünü hatırlatamadım. Hatırlarsanız belki yeni haber merkezinizde bu uygulamaya devam edersizin, olabilir mi ki acaba?

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

08.01.2008

Carrefoursa'da üçkağıtçılık(?)

0 yorum  

Önceleri bu üçkağıtçılığı(?) pek önemsemiyordum ta ki Carrefoursa'dan alışveriş yapan herkesten duymaya başlayıncaya kadar.

Olay nedir derseniz hemen izah edeyim, siz demeseniz de zaten yazacağım.
Carrefoursa nın Sakarya'da ekspress bir marketi bulunuyordu daha önceden. Kurban bayramını fırsat bilerek, yeni açılan Ada Center isimli alışveriş merkezi içerisinde Carrefoursa olarak daha büyük bir mağaza açılışı yapıldı. Bilindik, ilk açılışlarda söz konusu olan müthiş indirimlerle çevremdeki herkes (babam da dahil, işyerine yakın olmasından dolayı) bu indirimden faydalanmak sebebiyle akın etti buraya. Bu akınların ardından söz ettiğim yakınmaların dozu arttı elbette.
İlk açılış günü indirimlerini takip eden günlerde geç kalanlar da bu indirimlerden nasiplenmek sebebiyle carrefoursanın yolunu tutsa da hüsranla karşılaştılar, ne yazık ki.
En çok karşılaşılan sorun, raflardaki fiyatlarla kasalardaki fiyatların birbirini tutmamasından kaynaklanıyordu. Kasada bu yanlışı fark edenler ya ürünleri bırakıyor yada açın zenginliğine vurarak neyse diyip geçiyorlardı. En kötü durumda olanlar da aldıklarının fişine eve vardıklarında göz gezdirenler elbette.
Mağaza yetkilileri bu yanlışlıkları açılış ve yoğunluktan yetişemediklerine yorarak, müşteriyi teselliye soyunmuşlar, e buna kananlar çok. Açılışın üzerinden yaklaşık bir ay geçmesine rağmen çevremdeki bu tür yakınmalar hala daha devam ettiğinden ve bu durumun Carrefoursa ya münhasır olmayıp diğer gros marketlerde (migros,bim gibi) de devam ettiğinden üçkağıtçılık şüphesi işte burada ortaya çıkıyor.
Tamam, rekabetten dolayı fiyatlar sürekli değişiyor, açılış yoğunluğundan fırsat bulamadınız. Peki ya açılıştan yaklaşık bir ay sonra bu yanlışlık neden aynı yoğunlukta devam ediyor acaba?
Bu bir hataysa bu kadar hatayla müşteri odaklı bir işletme politikası sürdürmek nasıl bir mantık?
Benim aklıma daha önce de bir çok yerde (migros,bim) ve bir çok defa duyduğum Carrefoursa ve benzeri işletmelerin bu yanlışının-uygulamasının bir taktik olduğu şüphesi geliyor!
Bu konuda bir zamanlar tv reklamlarıyla da farkını belirten Tansaş ın etiket fiyatı geçerli uygulaması geldi aklıma ama hala devam ediyorlar mı bilemem.
sikayetvar.com dan bir kaç örnek
Benzer şikayetlere aynı siteden ulaşmak mümkün.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tazminat ödesek bile namımız yürüsün

0 yorum  

Başbakanımız Tayyip Erdoğan, yapmış olduğu bir radyo radyo konuşmasında terörist başı için "sayın"hitabını kullanmış, şehitler için de "kelle" benzetmesini yapmış.

Şehit annesi tarafından açılan 3 Kuruşluk manevi tazminat davası, 12 Aralık 2007'de mahkeme tarafından karara bağlanmış ve Başbakanımız davacı tarafa 3 Kuruş manevi tazminat ödemeye mahkum edilmiş.

Bugün okuduğum haberden anladığım kadarıyla, Başbakanımızın tazminat ödemesine hükmeden mahkeme kararı Başbakanımızın zoruna gitmiş. Haber şöyle geçiyor:

3 kuruşluk manevi tazminat davası
Neymiş 3 kuruşluk manevi tazminat davası.. Adalet mülkün esası diyorsak bu yerine getirilmeli. Siyasetçiyseniz yandınız. Ben Türkiye Cumhuriyeti Başbakanıyım. Neymiş birine 'Sayın' demişim. Açılan davada üç kuruşluk tazminat davası... Ne demek bu. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nı manevi tazminata mahkum ettik. Hukuk bu kadar zedelenmemeli... Nefislerimizi bu kadar tatmin etme yoluna gitmemeliyiz. Ben ceza alıyorsam. Ben de bu cezayı hakettim demeliyim. Üç kuruşluk manevi tazminat cezası. Olmaz böyle şey. Mahkum edileceksem hakkıyla yapılmalı.
İlginç, hayır Başbakanımızın zoruna tazminat ödemeye mahkum olmak gitmemiş, tazminatın 3 Kuruşluk olması gitmiş. Yani ceza şöyle yüzlerce bin lira olsa Başbakan gururla suçlu olduğunu kabul edecek ama nerde! 3 Kuruşa mahkum olunca şanına yakıştıramamış cezayı baksanıza "Ben de bu cezayı hakettim demeliyim" diyebiliyor. Yani neden dolayı tazminat ödemeye hükmedildiği zoruna gitmiyor da tazminatın tutarı dokunuyor sayın Başbakanımıza. Davacı vekilinin kim olduğu göz önüne alındığında, talep edilen tazminat tutarının neden 3 Kuruşluk olduğu manidar. Bence Başbakanımız yanlış yapıyor; mahkum edildiği tazminat tutarını kendine dert edinmekten ziyade neden bu karara hükmedildiğine biraz kafa yorsa şahsı açısından daha faydalı olur. Yoook olmaz, bir Kasımpaşalı'ya yakışmaz, tazminat ödese bile namı yürüsün ister.

Siz hiç mahkemeler tarafından aldığı ceza sebebiyle; bu kadar ceza az gelir, böyle ceza olur mu, ceza veriyorsanız adam gibi ceza verin, ben kabul etmem bu suçu cezası çok az diye isyan eden bir suçlu görüp de duydunuz mu? Bu yüzsüzlüğü ve terbiyesizliği gösterebilen bir suçluyu ben ne gördüm ne de duydum. Yurtdışında yaşayan dostlarınıza bir sorun bakalım var mı oralarda böyle birileri.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

07.01.2008

YÖK başkanı tam gaz!

0 yorum  

YÖK başkanının türbanla ilgili söylediklerine hiç değinmiyorum.

Son dile getirdikleri konusunda birşeyler söylemek arzusundayım.
İlk başta ne demiş?
Herkes üniversite mezunu olmamalı.
Bence haklı ve bu söylenen yeni bir şey değil. Bir çok defalar bu konu çeşitli kişiler ve kuruluşlar tarafından dile getirildi. Asıl mesele, sorunları dile getirmekle bu sorunların ortadan kalkmamasından kaynaklanıyor. Eğer sen herkesin üniversite mezunu olmasını istemiyorsan öncelikle bununla ilgili tedbirleri alarak, ortaöğretim seviyesinde öğrenim görmüş kişilere istihdam ortamı yaratmalısın. Bir kişi orta öğrenimde dört hatta beş sene mesleki öğrenim gördükten sonra burada edindiği yeteneklerle bir iş bulamıyorsa ve işveren kalifiye bir ortaöğretim mezunundan ziyade aynı alanda öğrenim görmüş bir mühendisi tercih ediyorsa; buralara giden yolda bir sorun var demektir. Sen tutup da mesleki öğrenim gören kişilerin gördüğü öğrenim kalitesini (ki bu haliyle de olrukça kalitelidir) arttırır ve mezunlarına iyi olanaklarla istihdam sağlarsan zaten kimse üniversite kapılarına yığılmaz. Bir çok mesleki ortaöğretim kurumu (meslek ve teknik liseler) meslek yüksek okulları ve üniversitelerden daha iyi öğretim donanımına sahiptir, yön verilmesi gereken, bu olanaklardan elde edilecek verimi arttırmaktan geçiyor. Ortaöğretim öğrencisine burs sağlamakla mesleki öğretimin önü açılmaz, mezun adamı tutup piyasaya bu sana iş yapar. Ara eleman ihtiyacını mühendisle değil bu elemanla karşılayacaksın demen gerek ve bunu şifaen beceremiyorsan kanunla sağlayacaksın. İşletmelerin personel ihtiyacını belirleyip ona göre öğrenim düzeyi olarak istihdam zorunluluğu koyacaksın. Sen yeterki ortaöğretim mezununa istihdam sağla, kimse poposunu yırtıp okul harcına ve harcamalarına para harcayıp dört-beş yıl kampüslere(!) fuzuli yere git-gel yapma heveslisi değil, emin ol.

İsteyene 8 - 10 bin YTL kredi versek, sonra bunu bize geri ödese. Neyse borcu... ABD'de olduğu gibi, mezuniyetten sonra ödesin.
Tabi oldu. O zaman okul bittikten sonra çalışabileceği bir iş bulma teminatı verebilecek misin?
Fakülte mezunları, katkı kredilerini ve öğrenim kredilerini ödeyemedikleri için bile icralık olurken bir de fazladan kredi! Muhteşem fikir başkanım, siz nerelerdeydiniz bu zamana kadar acaba?

Tuttular bir dikey geçiş safsatası çıkardılar herkes üniversiteli olsun diye, az-çok kalifiye eleman çıkaran MYO'larının bile (affedirsiniz) içine etti sizden öncekiler. Hamiliğinizi yapıp sizi o başkanlığa layık gören ak iktidar patır patır döküntü fakülteleri üniversite yaparken niye hiç sesiniz çıkmadı acaba? Ülkenin her ilçesini fen-edebiyat fakülteleriyle güya meslek yüksek okullarıyla dolduruldu. Buralardan mezun insanlar ne iş yapıyor acaba, hiç merak ettiniz mi? TÜİK işsizlik istatistiklerini ve YÖK'ün mesleki öğretimle ilgili raporunu hiç okudunuz mu acaba? Özel ve devlet üniversitelerinde öğrenim gören öğrencilerin aile durumlarına, gelirlerine, gelir gruplarına, tercih ettikleri bölümleri bi okuyun. Bu raporlar kurumunuzun web sitesinin raporlar bölümünde gururla yayınlanıyor, gazetelere bol keseden sallamadan önce bir göz gezdirin en azından.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

02.01.2008

Yeni sigara yasağına doğru

0 yorum  


Sağlık Bakanının, "sigara içmeyenlerin temiz hava soluma özgürlüğünü koruyan" bir yasa olarak nitelediği yeni yasa taslağı görüşülüyor. Eski yasaya göre yasaya uymayanlardan cezaların tahsili imkanını sağlayan yasa oldukça sert görünüyor ve benim gibi bir sigara tiryakisini zora sokuyor. Daha yasa görüşmeleri devam ederken zaten sürmekte olan sigara karşıtlığı baskısı bugünden artmaya başladı.

Biz sigara tiryakileri ender de olsa sigara içenler için ayrılan bölümlerde sigaramızı içmeye devam ediyorduk bu yasa gündeme gelene kadar. Şimdiki yasayla birlikte, işletmelerde sigara içenlere ayrılan bölümler de ortadan kaldırılıyor. Zaten sigara içinler başka bir tarafta oturuyor veya sigara dumanını solumayı göze alarak işletmeleri tercih ediyor.

Bir yandan; devletin gelir kalemlerinin başında gelen vergi mükellefi tütün mamüllerinin üreticilerini destekle, diğer taraftan binlerce tütün üreticisine destek pirimi ver ondan sonra kamu sağlığı söz konusu olunca biz tiryakilere dayan, ohhhh ne ala memleket!

Bu sigara zıkkımı bir süre sonra keyif olmaktan çıkıp bağımlılık halini alıyor. Hükümet madem kamu sağlığını o kadar önemsiyor; sosyal güvenlik kurumları sigarayı bırakma tedavilerini karşılasın, benim gibi kurtulmak isteyip kurtulamayanlara da bir imkan doğsun. Karşılamayı sınırlar, ilk tedavide ücretinin büyük bir kısımını karşılarsın baktın cevap vermiyor, karşılama oranını azaltırsın.

Zaten bağımlılık sebebiyle toplumda; hırsıza, dolandırıcıya, vergi kaçakçısına, imar rantçısına dahi reva görülmeyen ikinci sınıf vatandaş muamalesine tabi tutuluyoruz bir de şimdi iki fırt duman için toplumsal rezilliğe katlanmaya çalışacağız!

Beşiktaş çarsının buna tepkisiz kalmayacağına eminim. Çarşı, sigara yasağına karşı, bu sloganı ilk Beşiktaş maçında tribünlerde görmeyi temenni ediyorum.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yurdum insanını manşet yapan yurdum insanı(!)

0 yorum  

Yurdum insanı, bu tabiri internet sitelerinde genelde komik başlığı altında yer alan fotoğraf galerilerinde ve benzeri yerlerde görürsünüz ve böyle devam ettikçe de görmeye devam edersiniz.
Oldum olası içinde bütünüyle muhatabını aşağılayıcı bir üslup barındıran bu "yurdum insanı" tabirinden nefret ediyorum. Bu tabirle dile ve gündeme getirilen olayların bir çoğu olayın içindeki kişinin zararına sonuçlara sebep oluyor.

En son, Ağrı'da Goncalı köyüne seferler yapan dolmuşçunun başına gelen olay canımı sıktı. Şoför 35 kilometrelik yolu katetmek için kullandığı eski model magirus bir taşıtta hem kendini hem de yolcuları düşünerek taşıtın içine bildiğimiz bir soba kuruyor ve bu şekilde yolculuklarına devam ediyorlar ta ki bi durum "yurdum insanı" diye televizyon ve gasetelerde haber olana kadar. Ağrı trafiği tarafından güvenlik sebebiyle hem araç alıkonuluyor hem de sahibine 104 YTL ceza kesiliyor. Şoför de yolcular da istemez mi güvenli ve sıcacık bir taşıtla bir metrelik karın içinde rahatça yolculuk etmeyi? Güler misin, ağlar mısın? Doğal olarak biz, toplumca acınacak halimize zengininden fakirine kahkalarla gülüyoruz, yazık!
Cehaleti, imkansızlıkları ortadan kaldırmak yerine topyekun gülüp geçerek çaresizliğimizi hasır altı ediyoruz. Ondan sonra, yurdum insanı!

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Hergün yeni bir yıla doğan güneş

0 yorum  

Yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl
Sizlere kutlu olsun!

Yılbaşları, şahsım adına hiçbir önem arz etmiyor. Benim için yeni bir günden herhangi bir farkı yok. Sadece tarihin hafızasına not edilen olaylarda ve evrak,kayıt, kuyudat işlerinde yıl hanesi yazılırken "7 " yerine "8" kullanılacak o kadar!

Zamandan bahsedince hafızamdaki bir fıkrayı buraya aktarmak geldi içimden.

Zamanın içinde bir vakitler İstanbul'da bir mahallede yaşayan samimi iki esnaftan ecnebi olan her akşam dükkanını kapatırken "Tüüüh, bugün de zarar ettik" dermiş. Kapı komşusu, Müslüman esnaf da aynı saatlerde dükkanını kapatırken ecnebi komşusunun söylediklerini duydukça içinden hayıflanırmış: "Ya bu nasıl iştir? Adamın siftahsız dükkanını kapattığı gün yok, ha bire her akşam zarar ettik der durur!". Günlerce bu düşünce beynini kemirir durur.
Dükkanlarının önünde taberlerine oturmuş, sohbetlerinin arasında kahvelerini höpürdettikleri bir zaman Müslüman esnaf dayanamaz ve ecnebi esnafa:
- Mîrim, müsaade edersen sana bir soru sormak isterim.
- Tabi üstad, buyur!
- Her akşam neredeyse seninle beraber dükkanları kapatırız. Bu esnada da bir şeyler söylendiğini duyarım, işte asıl derdim bu söylendiklerinden sebeptir. Gördüğüm kadarıyla kazancın, Allah artırsın benden iyidir. Siftahsız dükkan kapattığım olmuştur da senin hiç olmamıştır. İyidir iyi olmasına da hiç şükrettiğini duymadım. Akşamları hep zarar ettik diyerekten kapatıverirsin dükkanını, neden böyle yaparsın? Bunu merak ederim, merakımı mazur gör!
Ecnebi esnafın, gevrek bir kahkahasının ardından şaşkınlığa düşen esnafa:
- İlahi mîrim, sen bunu mu dert ettin? Tanrıya bereket, kazancım senin de dediğin gibi iyidir, hiç darda kalmışlığım yoktur. Fakat benim zararım maldan,mülkten değildir. Ben geçip giden zamana yanarım mîrim!
***

Basın yayın kuruluşları bu yılbaşını da geçmedi! Tarkan'ın kıytırık şarkılarına ve banttan şarkı söylediği yılbaşı gösterisine TRT'nin ödediği paradan, şarkıcıların yılbaşı programlarında kaç para aldıklarına pek ağır bir gündemle girilmedi 2008 yılına.

Yılbaşının ardından bütün gazete ve televizyon haberlerinde Taksim magandalarını gördük, okuduk ana haber bültenlerini bütünüyle işgal etmişti bu haber. Tamam magandalık yapanlar suçlu da bunu hiç çekinmeden ve en ufak bir müdahale girişiminde bulunmadan görüntüleyen -ve hatta bu işi yapanlara gaz veren- habercilerin hiç mi suçu yok. Meydanda o kadar içki içen, kadınlı,kızlı topluluk varken o kadar hanzo neden bunları seçmiş acaba, bu da ayrı bir soru. Bellerinde polis telsiziyle habercilik yapanlar, bu olayı polise bildirmekte neden bu kadar aciz kalıyorlar?(Çünkü görevleri o değil öyle mi?) Bir cinayetle karşılaşsalar, haber uğruna katile karşısındakini öldürmesine izin verecekler ki bir cinayet haberi çıkaralım diye. Kutlamalarda her adam başına bir polis mi dikilsin yani emniyet tarafından? Nerede sosyal duyarlılık, toplumsal hoşgörü?
Ben bu olayların haberciler tarafından yapılmış bir kurgu olduğuna inanıyorum.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

24.12.2007

Her eve elektronik Kürtçe-Türkçe sözlük kampanyası

4 yorum  

DTP’li vekil: Kürtçe bilen tercüman edinin

Demokratik Toplum Partisi (DTP) Van Milletvekili Özdal Üçer, Ağrı parti binasında Kürtçe yaptığı konuşmadan sonra, Türkçe açıklama da yapmasını isteyen gazetecilere, Kürtçe bilen tercüman edinmelerini önerdi.

Milletvekili Üçer, partisinin Ağrı il başkanlığı binasında düzenlenen bayramlaşma töreninde partililere Kürtçe konuştu.
Konuşmasından sonra gazetecilerin, Türkçe açıklama da yapmasını istedikleri Üçer, “Türkçe açıklama yapmayacağım. Basın mensuplarından ricam şu: Ben söylediklerimi kendi dilimde söylüyorum. Sizler de Kürtçe bilen birer tercüman edinirseniz herhangi bir sorun yaşanmayacağını düşünüyorum” dedi.

Üçer, bir gazetecinin, konuşmasında geçen ABD-Türkiye ilişkileri hakkındaki sorusuna ise Türkçe yanıt verdi. Üçer, AK Parti Hükümeti’nin Meclis içerisinde bulunan Kürt temsilcileri ile görüşme yerine ABD ile birlikte olduğunu öne sürerek, sözünü ettiği temsilcilerle diyaloğun geliştirilmesi halinde bu işin çok daha rahat çözüleceğini düşündüklerini bildirdi.

Üçer, Şemdinli davası hakkındaki bir soruya da yine Türkçe olarak Türkiye’de binlerce insanın, haklarında herhangi bir sabit suç olmaksızın yargılandıklarını ve cezaevlerinde kaldıklarını, ancak haklarında sabit suç delilleri olan kişilerin serbest bırakıldığını ileri sürdü. AA
Yukarıdaki haberi muhtelif internet sitelerinde ve gazetelerde görebilirsiniz. DTPli bir milletvekili partililere Kürtçe seslenmiş ve Türkçe açıklama isteyen gazetecilere; "Kürtçe tercüman edinin" diye tavsiyede bulunmuş. Bence hem gazetecilik hem de insanları Kürtçe öğrenmek zorunda bırakma konusunda oldukça salakça bir girişimde bulunmuş.
  • Mensubu bulunduğun millet meclisi, Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil etmektedir, temsil edilen devletin resmi dili Türkçe'dir. Sen bulunduğun makam itibariyle başta bulunduğun mevkiden dolayı bu devlete ve millete saygın gereği eğer milletvekili sıfatıyla birşeyler zırvalayacaksan da bunu Türkçe olarak yapmak zorundasın aksi durumda o mecliste ettiğin yemin muallakta kalır ve bir tarafına battığında içinde olduğun sarhoşluktan dolayı acısını fark edemeyebilirsin.
  • Ülkemizin en büyük haber ajansların, bu Kürtçülerin Kürdistan diye nitelemekten çekinmedikleri bölgelere gönderdikleri haberciler dahi Kürtçe bilmezken tutup senin için Kürtçe bilen tercüman veya muhabir ayarlamazlar. Kendi dillerinde konuşan insanları anlayamayan bir medyaya, bilmediği bir dilde meramını hiiiç anlatamazsın.
  • Kürtçe konuşarak güya sözcülüğünü yaptığınız insanlar nezdinde kaybettiğiniz itibarı geri kazanamazsınız. Size güvenen insanları bir terör örgütüne satmanız karşılığında size Kürtçe konuştuğunuz için geri dönmezler ve dönmeyecekler bunu da en yakın, yerel seçimlerde göreceksiniz. Şayet dönecek olsalardı o kadar tepkiyi göze alan Mehmet Ağar'a dönerlerdi heralde. Artık o zaman ne dilde konuşup o insanları kazanmaya çalışırsınız bilemiyorum.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

19.12.2007

Çürük domates politikası

0 yorum  

Askerlik görevinden yırtmak için sahtecilikle halk arasındaki tabirle çürük, askeri tabirle "savaşta va barışta askerlik yapmaya elverişli değildir" raporu aldığı belirlenen Nurettin DEMİRTAŞ, Türkiye giriş yaptığı uçağın daha kapısından inemeden enselendi.

Kendileri ne kadar bunun kendisine ve partisine karşı bir komplo, linç girişimi olduğundan söz etse de bu tamamen bir sahtecilik çetesine düzenlenen operasyonun ardından yüzleşmek zorunda kaldığı bir durumdur.

DTP liderinin cezaevine girmesiyle sonuçlanan süreç şöyle yaşandı: Ankara Cumhuriyet Savcısı örgütlü biçimde askerlikten kurtulmak amacıyla sahte çürük raporu almak ve vermek suçlarından Nurettin Demirtaş'ın da aralarında bulunduğu 183 kişi hakkında soruşturma başlattı.

Savcı, dosyada görevsizlik kararı vererek, Hava Kuvvetleri Askeri Savcılığı'na gönderdi. Askeri Savcılık, Askeri Ceza Kanunu'nun 10 yıla kadar hapis öngören 81. maddesi uyarınca Demirtaş'ın da aralarında bulunduğu 162 kişi hakkında soruşturma başlattı. Düzenlenen operasyonlarda 70 kişi gözaltına alındı. Demirtaş'ın rapor almasına aracılık yaptıkları iddia edilen 3 kişinin de aralarında bulunduğu 63 zanlı tutuklandı. Demirtaş ve 92 kişi hakkında ise yakalama emri çıkarıldı.
DTP nin grup başkanı Ahmet TÜRK bu fırsatı kaçırmayarak düzenlediği basın toplantısında bunun partilerine yönelik linç kampanyasının bir devamı olduğundan dem vurarak, vatandaşlık görevinden sahte raporla kurtulmaya çalışan DEMİRTAŞ'ı savunmaya çalıştı. Bence çok yanlış yaptı. Parti genel başkanının işlemiş olduğu kişisel bir suçu parti olarak savunmaya çalışmaları kendilerini uçurumun kenarına itmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Yetkilililer ve medya , organize bir suç çetesinin ardından ortaya çıkan durum neticesinde DEMİRTAŞ' ın da bu sahteciliğinin içinde bulunmasını DTP'nin istismarına meydan vermemek için vurgulaması daha yerinde olacaktır ki zaten de sadece vurgunun kişisel olarak yapılmaması gerekli.

Milletvekili(!) olan birisinin evvelce askerlik yapmamak için giriştiği sahteciliğin ardından ortaya çıkan şu haber oldukça manidardır:
Sahte raporla askerlikten kaçanları utandıracak ölüm.
Gebzeli Recep Karaca’nın kalbi delikti. ‘Vatan borcu’ dedi, çürük raporu almadı, Şırnak’a gitti.

Sınırda görev yaparken kalbi zorladı, nöbette düştü beyin kanaması geçirdi. Ama kurtarılamadı. Ailesi, çürük raporu almayı onuruna yediremeyen oğullarının organlarını bağışladı, ölümüyle 5 kişiye can oldu.

Bazı kişiler askerlik yapmamak için sahte çürük raporları alırken bazı gençler de askerlik yapabilmek için hastalığını gizliyor. Şırnak’ta görev yaparken geçirdiği rahatsızlık sonucu hayatını kaybeden Jandarma Er Recep Karaca’nın, askere gidebilmek için kalbinin delik olduğunu söylemediği ortaya çıktı.

Gebze’nin Yavuz Selim Mahallesi’nde oturan ve kalbinin delik olduğunu bildiği halde askerlik yapabilmek için bunu gizleyen Recep Karaca 7 ay önce askere alındı. Karaca, Şırnak’ta Verimli Sınır Karakolu’nda vatani görevini yaptığı sırada nöbete giderken kalbindeki rahatsızlığı nedeniyle düşüp başını çarparak beyin kanaması geçirdi. GATA’da tedavi altına alınan Er Recep Karaca’nın, tüm müdahalelere rağmen beyin ölümü gerçekleşti.

Ailesinin kararı üzerine Karaca’nın karaciğer, böbrek ve korneaları bağışlandı. Karaca’nın cenazesi dün Gebze’de toprağa verildi.

Akşam/19.12.2007

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

28.09.2007

Kanal 7 ve yürüdüğü yol

2 yorum  

Yüksel Aytuğ'un şuradaki yazısıyla haberdar olduğum ve bugünkü yazısıyla da seyretmeyenler için içeriği hakkında bilgi verdiği dizi çeşitli sesler çıkmasına sebep olacak medyada.
Kanal 7'den nefret ediyorum çünkü insanların, yüzüne baka baka hassasiyetleri ancak bu kadar yüzsüzce istismar edilebilir. İnsanlara en kolay yaklaşabileceği İslam konusunu kendine toplumsal enjektör olarak seçmiş ve bunun altından her türlü sosyal baskıyı yapmayı başarabilen bir tv kanalı. Samanyolu Tv'nin ön ayak olduğu çeşitli yapımları alıp kendi örümcek kafasına göre hazırlayarak dinin hassasiyetlerini herşeyin üzerinde tutan insanları nasıl ruhen perişan ettiğini görmek beni rahatsız ediyor.
Bana verdiği ilk rahatsızlık, yayınlandığı yılı hatırlamıyorum ama; sözde kürdistan haritaları önünde konserler veren bölücü örgüt lehine atılan sloganlara bağlamasıyla nağme katan, hemen hemen her şarkısında dağdaki teröristleri övmeye çalışan, dağda kanı dökülen teröristlerin üzerinde hedeflerine varacaklarını sözleriyle ima eden bir şerefsizi tutup da bir halk kahramanı gibi, bir belgeselle taçlandırmalarıyla başladı. O zaman müthiş derecede şaşırmıştım bu duruma, çok zaman geçti üzerinden. Ne o gün ne de bu gün bu kanalın yaptıklarının hesabını soran bulunmuyor.

Sırtını dayadığı gücün ne olduğunu kavradıktan sonra, bu tv kanalının neyden cüret aldığını öğrenmiş oluyor.

İşte size bu takiyeci tv kanalının geçmişi ve iç yüzünü anlatan bir bağlantı. Söz konusu yazı altlarda kaldığı için o kısmı buraya alıyorum:

TAYYİP ERDOĞAN + KANAL 7 + DENİZ FENERİ
Geçtiğimiz günlerde Alman polisi meşhur Deniz Feneri yardım derneğinin Almanya temsilciliğini bastı ve evraklarına el koydu. Deniz Feneri alel acele açıklamalarla bu Almanya'daki Deniz Fenerinin kendileriyle ilgisi olmadığını, işten çıkarılan 2 kişinin asılsız ihbarından dolayı basıldığını vs iddia ettiyse de elbette inandırıcı değildi. Zira Alman polisi 2 kişinin ihbarı değil 1,5 yıllık araştırma sonucu bu el koymanın yapıldığını açıklıyordu. Ve Kanal 7 int'le Deniz Feneri aynı binada bulunmaktaydı. Öte yandan Deniz Fenerinin bu hükümet tarafından ülke dışında temsilcilik açma izni alan tek yardım derneği olduğu da bazı yerlerde yazıldı. Frankfurt Başsavcısı Doris Möller-Scheu, 14 apartman dairesinde arama yapıldığını ve iki kişi için tutuklama kararı çıkarıldığını söyledi. Başsavcı, daha sonra tutuklanan iki kişiden birinin Kanal 7 INT'in yöneticisi olduğunu belirtti. Baskına dek Türkiye'deki Deniz feneri sitesi ile Almanya'daki Deniz Feneri sitesinde ortak geçmiş ve aynı kuruluş anlatısı yer almakta, Almanya Deniz Feneri faaliyetlerimiz başlığı altında Türkiye'deki Deniz Feneri faaliyetlerini anlatmakta Türkiye Deniz Feneri buna her nasılsa müdahale edip sizin bizimle ilginiz yok demezken şimdi Almanya'daki Deniz Feneri başka, bizimle ilgisi yok açıklaması yapmakta. Hesapların gizlenemeyeceği düşüncesinden olsa gerek kabul ettikleri tek şey Almanya'daki Deniz Feneri bize (Türkiye'deki Deniz Fenerine) arada para yardımı yapıyordu şeklinde. Muhtemelen Deniz Feneri Kızılay, Türk Hava Kurumu gibi kurumlara alternatif olarak ortaya çıkarılmış bir projeydi.

Deniz Feneri ile ilgili iddia neydi? Almanya da milyarlarca lira yardım topladığı o yardımın çok az bir kısmını ihtiyacı olanlara dağıtıp toplanan paranın büyük bir kısmını kanal 7 ye aktarmasıydı. Kanal 7'nin kuruluş öyküsünü bilmeyenler için burada o dönemi yaşamış biri olarak aktarıp bazı hatırlatmalar yapmayı görev biliyorum

GELELİM TAYYİP ERDOĞAN KANAL 7 DENİZ FENERİ İLİŞKİSİNE
SHP'li Nurettin Sözen'in İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde belediyeye ait bir televizyon kurulması için 5 milyon dolar değerinde radyo ve televizyon yayın ve yapım cihazları satın alındı. BRT'nin (Belediye Radyo-Televizyon) işletmesi yayına geçti. Rahmetli Altan Aşar'ın başında bulunduğu ve benimde dışarıdan destek verdiğim bir dönemdir.

Kısa bir süre sonra 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na RP'den Recep Tayyip Erdoğan seçildi. Erdoğan'ın başkan seçilmesinden sonra BRT'nin 5 milyon dolara mal olan cihaz, link ve vericilerini aylık 200 milyon TL karşılığında 1993 yılında 100 milyar lira sermaye ile kurulan ve aralarında Recai Kutan, İsmail Karahan ve Azmi Ateş gibi RP'li yöneticiler ile Kombassan Yönetim Kurulu Başkanı Haşim Bayram 'ın ortak olduğu Yeni Dünya AŞ'ye 99 yıllığına kiraladı. Bu kiracılar BRT'nin adını Kanal 7 olarak değiştirdi.

Kira sözleşmesinin hükümlerine göre Kanal 7 adıyla yayın yapacak Yeni Dünya AŞ, teçhizatlar için belediyeye ayda 200 milyon TL kira ödeyecek ve ayrıca belediye çalışmaları, İstanbul tarihi ve kültürel birikimleri, kentteki kültürel ve bilimsel faaliyetler, halkın yaşamını ilgilendiren hava durumu, yol, ulaşım, elektrik, su, altyapı haberleri konusunda düzenli yayınlar ve tanıtım filmleri yapıp yayımlayacaktı.

1 Temmuz 1994 tarihinde yapılan kira sözleşmesinde, kiracı Yeni Dünya AŞ'nin bu filmleri ''kiralama karşılığında yerine getirilmesi gereken hüküm'' olarak yayımlanması öngörülüyor. Ancak İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 1994-1997 yılları arasında Kanal 7 televizyonunda yayımlanması için 240 adet spot filmi belediye bütçesinden para ödeyerek özel film şirketlerine yaptırdı. Bu filmler için davet usulüyle yapılan ihale, belediyenin kendi iştiraki olan Kültür AŞ'ye verildi. Spot film yapım ihalesini alan Kültür AŞ, daha sonra bu film yapım işini İlta İletişim ve Tanıtım Hizmetleri AŞ'ye verdi.

Belediye otobüslerinin reklamı mı olur?
İstanbul Belediyesinin (yani bizim paralarımızın) Kanal 7 ye aktarılması için olmadık reklamlar belediye tarafından bu kanala yaptırılmaktaydı. Örneğin Belediye otobüslerinin reklamı. O dönem Kanal 7 çok az evde çektiğinden ve çok az bilindiğinden kamuoyu bu reklamı pek görmüyordu. Bu nedenle Hürriyet de yazarlık yaptığım dönemde bu konuya değinmiş belediye otobüslerinin reklamı mı olur? diye sormuştum. Reklamda izledik diye yarın gidip bir kaç otobüs yolculuğumu yapacağız? Bu ne saçmalıktır? Bari mezarlıklar müdürlüğünün de reklamını yapın Tayyip bey! yazmıştım. Neyse ilişkiler zincirine dönelim.

İhaleyi alan ve daha sonra bunu İlta AŞ'ye devreden belediye iştiraki Kültür AŞ'nin Murahhas Azası olan, ve sonra TRT Genel Müdürüde olan Şenol Demiröz, aynı zamanda 240 film yapım işini alan taşeron firma İlta AŞ'nin hem ortağı hem de eski yönetim kurulu üyesi. Şenol Demiröz'ün ortağı ve eski yönetim kurulu üyesi bulunduğu İlta AŞ'ye Aralık 1994 tarihi ile Mart 1997 tarihleri arasında ödenen para KDV hariç 80 milyar 945 milyon TL. Kültür AŞ'nin Demiröz'ün eski ortağı olduğu şirkete ödediği paranın ortalama dolar kuru baz alındığında bugünkü karşılığı 993 bin dolar, yani yaklaşık 1 milyon dolar. Kanal 7'ye de 142 milyar ödeme yapıldı
BRT'nin cihazlarını 200 milyon lira gibi düşük bir bedelle Kanal 7 televizyonuna aktaran Tayyip Erdoğan ve Şenol Demiröz, İlta AŞ'ye hazırlattıkları 240 adet spot filmin yayını için aynı televizyona ayrıca 142 milyar 485 milyon TL ödeme yaptı. Kanal 7'ye ödenen bu paranın ortalama dolar bazındaki bugünkü karşılığı 1 milyon 750 bin dolar.


Belki bazıları için bu ilişkiler ağının anlatımı karmaşık gelmiştir kısa bir özetle toparlayayım

SHP'li Nurettin Sözen belediye başkanıyken BRT adıyla bir Belediye TV kurdurur. Sözen seçimi kaybedip Tayyip Erdoğan belediye başkanı olur. O sırada belediyelerin TV açamayacağına ilişkin kanunu da fırsat bilen Tayyip Erdoğan kendisine bağlı Kültür AŞ nin başındaki Şenol Demiröz vasıtası ile belediyenin bu TV'sini kendi yandaşlarına 200 milyona kiralar. Sonra bununla da kalmaz Belediye otobüsü reklamı gibi olur olmadık reklam ve tanıtım filmleri hazırlatıp bu kanalda yayınlatarak İstanbul belediyesinin milyarlarca lirasını bu kanala aktarır. Yani hem belediyenin TV'sini bunlara vermiştir, hem de kanalı vermekle kalmayıp belediyeden milyarlarca lirayı da reklam tanıtım vs yoluyla bu kanala aktarmıştır. Muhtemelen AKP'nin kurulmasında da bu paralar oldukça yararlı olmuştur.

İşte şimdi Almanya'da bir bomba patlıyor. Kanal 7 den doğan ve bir TV programından bir yardım derneğine dönüşen Deniz Feneri fakir fukaraya bulgur makarna dağıtıp insanların gönlünde taht kurarken meğer yardım olarak dağıttıkları devede kulakmış ve halkın duyguları sömürülerek toplanan paralar kanal 7 ye aktarılmaktaymış. Kanal 7 eşittir kimler söylemeye gerek yok.

Peki Almanya da ortaya çıkarılan bu yolsuzluk Türkiye'de ortaya çıkarılabilir mi? Kanal 7 kimin? Onu yaratan ve besleyen kim? ondan beslenen kim? ve bugün hükümet olan kim? Bir taşla ne çok kuş dimi? Hem Türk Hava kurumu gibi çekiştiğin cumhuriyetin yardım derneklerine alternatif oluştur. Hem yardımsever kimlikle halkın gönlünde taht kur, hem kendine destek bir medyayı elinin altında tut, hem de bu toplanan paralardan beslen.


TAYYİP ERDOĞAN : Söz konusu usulsüz sözleşme, spot film yapım ve yayın işinin taraflarından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan bugün Başbakan,

ŞENOL DEMİRÖZ : Kültür AŞ Murahhas Azası ve Genel Müdürü Şenol Demiröz TRT Genel Müdürü iken hakkındaki yolsuzluk iddialarının ayyuka çıkması ve Başbakanlık Teftiş Kurulunun, kendisiyle ilgili soruşturmanın genişletilme kararı vermesi üzerine emekliliğini isteyerek kurumdan ayrılmıştır.

AZMİ ATEŞ : Kanal 7 televizyonunun bağlı olduğu Yeni Dünya AŞ'nin ortağı Azmi Ateş AK Parti İstanbul Milletvekilidir. TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu Başkanlığı yapmaktadır..

PEKİ BENİM DİKKAT ÇEKTİĞİM BU İLİŞKİLER AĞINI NEDEN HİÇ BİR YAYIN ORGANINDA GÖREMEDİK GEÇEN HAFTA BU KONU GÜNDEMDEYKEN?

Galiba artık medyadan umudu kesmenin zamanı geldi de çoktan geçti. Bizim de tiyatrom'la yetinme zamanımız geçti. Ne dersiniz tiyatro dışında bir haber-yorum sitesi kursak mı? Var mı bu konuda gönüllüler aranızda?

Lütfen, ailenizde olura dini hassasiyetleri ağır basan ve bu sebeple Kanal 7 gibi bir şer odağına meyil edenler olursa ki kanalın üstüne örttüğü yeşil örtü sebebiyle aman diyeyim! Ailenizi sevdiklerinizi bu takiyeci ekrana kaptırmayın.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

23.09.2007

Neden banka kartlarına SanalPos desteği sağlanmıyor?

0 yorum  

Bilindiği üzere gelişen yazılım teknolojisiyle paralel bankacılık sektöründe de güvenlik çalışmaları ve ödeme imkanları o hızda ilerlemekte. İnernet üzerinden gerçekleştirilen bankaclık işlemleri, banka şubeleri üzerindeki işlem yoğunluğunu da yaygınlaştığı derecede azaltmakta. Banka havaleleri, eftler, fatura ve kredi kartı ödemelerinin internet üzerinden yapılması seneden seneye yaygınlaşarak artmakta. Bankacılık sektörü de bu gelişmeye istinaden online hizmetlerini arttırma ve geliştirme peşinde. En son gelişme de elbette ki sanalpos uygulamalarıyla kredi kartlarının internet üzerinde kullanımını yaygınlaştırmakta. BKM verilerine göre: yerli kredi kartlarının yurtiçi alışverişte kullanım hacmi 2002 yılı itibariyle 21.193,44 (xmilyon YTL), 2007 ikinci dönem itibariyle 79.664,50 (xmilyon YTL) gerçekleşmiş ve yaklaşık beş yıl süresince yüzde 375,89 artış göstermiştir.
Aynı süreçte yerli banka kartlarının yurtiçi alışverişte kullanım hacmi 2002 yılı itibariyle 123,23 (xmilyon YTL), 2007 yılı ikinci dönem itibariyle 1.453,80 (xmilyon YTL)olarak gerçekleşmiş ve yüzde 1179,74 artış göstererek yurtiçi yerli kredi kartı kullanımındaki artış kat be kat katlayarak yaygınlaşmıştır.

Banka kartları sayılarına da bir göz atmakta fayda var.
2000 yılı itibariyle sadece electron banka kart adeti 6.393.759 olup genel toplamda(plus, electron plus, maestro,özel logolu dail) 29.560.303 adettir. 2006 yılı itibariyle sadece electron 26.541.163 adet olup genel toplamda(plus, electron plus, maestro,özel logolu dail)53.464.057 adettir.
Bu veriler ışığında genelde iki katı bir artış olduğu görülse de electron olarak yüzde 415.11 kart adedi bazında artış sağlanmıştır.

Aynı şekilde kredi kartı verilerine bakalım.
2000 yılı itibariyle 13.408.477 adet olan kredi kartı sayısı 2006 yılı itibariyle 32.433.333 adet olmuştur.

Bu veriler göstermektedir ki Okan Bayülgen aracılığıyla gerçekleştirilen banka kartlarının alışverişte kullanımını arttırmaya yönelik medya çalışması olumlu sonuçlar vermiştir.
Kullanımında bu kadar artış gösteren banka kartları kullanıcılarına internet üzerindeki sanalpos uygulamalarından faydalanma imkanı da sağlanırsa bu artış daha fazla olacaktır.
Ayrıca benim gibi kredi kartı kullanma eğilimi olmayan kişilerin de internetten alışverişten faydalanmak için kredi kartı edinmesine gerek kalmayacaktır.
Banka havalesi veya eft kullanarak da internetten alışveriş yapılabilir dediğinizi duyar gibi oluyorum. Evet, haklısınız. Hemde kredi kartına göre de fiyat avantajı sağlanıyor fakat bu alışveriş sürecini ve ödeme takip süresini uzatıyor. Banka kartlarına da sanalpos desteği verildiği zaman nakit ödeme işlemi göreceğinden, internetteki alışverişlerde yine ödeme k